|
ERZURUM AŞIKLIK GELENEĞİ
Aşk bilindiği gibi insanlarda güçlü sevgi ve bağlılık duygusudur. Gerek bu yönüyle, gerekse sevgiliye bağlanma duygularını saz çalarak şiir söyleyen, çoğu diyar diyar dolaşan halk ozanlarına "âşık" denilmiştir. "Aşıkların başlıca özelliği, eskilerin "irticalen" dedikleri yolla, düşünüp vakit geçirmeden şiir söylemeleridir. 'Âşık' kelimesinin, genel anlamı yanında. Özel anlamı da vardır. Son yıllarda bu özel anlam yerine 'halk ozanı' sözü kullanılmaktadır. Önceleri'saz şairi', 'halk şairi deyimleri yaygındır."
"Âşıkların deyişlerinde genellikle koşma, güzelleme, destan, ağıt ve tekellüm adı altında karşılıklı söylenen şiirler yer alır, 'Tecnis" adını alan cinaslı koşmalar İse Özellikle Doğulu âşıkların malıdır. Tecnislerde ayaklar cinaslıdır. Cinasların ayaklarda çift olması halinde deyiş 'cıgal tecnisi adını alır"
Halk geleneğinde âşıklık gücünün rüyada Pir'in sunduğu "aşk badesini" içmekle kazanıldığı İnancı yaygındır. Böyle olağanüstü bir olayla aşıklık niteliği kazanmış olanlar "badeli aşık" veya "halk âşığı" olarak İsimlendirilirler.
Aşık. Türk halk edebiyatında, aşağı yukarı XVI. asrın başlarından İtibaren, beliren bir sanatçı tipidir. Bir yönüyle eski destan geleneğini sürdürmek, başka bir yönüyle "sevda şiiri" söylemekle görevlendirilmiştir.
XVI-XV. asırlar arasında din-tarikat konulan İle halk şiiri arasında çok yakın bir ilişki kurulduğunu görüyoruz. Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Hacı Bayram Veli vb. ele alacak olursak bu dönem şairlerinin şiirlerinin yalnız din ve tarikat konularıyla sınırlı kalmadıklarını görürüz. Ayrıca halk şiirinin nazım ölçüleri, dil, konu ve üslûp özelliklerine bağlı kaldığı da bir gerçektir. XVI. asırdan sonra, din ve tarikat dışı şiir akımı güç kazanmağa Hayali, Öksüz Âşık, Köroğlu, Pir Sultan Abdal bu dönemin usta sairleridir. Pir Sultan Abdal'ın tekke şiiri İle de ilgisi vardır.
Kayıkçı Kul Mustafa, Karacaoğlan. Aşık Ömer, Kuloğlu, Demircioğlu bu dönemin önemli halk şairleri arasında yer alırlar. Bu zamanlarda ilginç bir durum ortaya çıkar. Divan şairleri halk şiirine yönelirken, halk şairlerinin de divan şiirlerine ilgi duyduklarını görüyoruz. Bunlardan divan şairi olan Nedim İstanbul ağzıyla türkü yazarken, Erzurumlu Emrah ve Gevheri gibi halk şairleri divan şiirine özenmişlerdir. Bu asırda Levnî, Bursalı Halil ve Abdi gibi usta şairler de yetişmiştir.
"Doğu Anadolu'nun Türk kültür hayatında önemli bir yeri vardır. Kış mevsiminin uzun sürmesi, köy yollarının aylarca kapalı kalması, bu kültürün meydana gelmesinin başlıca amilidir. Bu şartlar, kültürümüzün bir kavramının gelişmesini sağlamış, geçmişimizi geleceğe bağlayan köprünün temel taşlarından birisini ortaya koymuştur." Kış gecelerinin en vazgeçilmez eğlencesi olan hikaye dinlemeyi, sazıyla takviye eden aşıklarımız, birçok kanallı ve eğlence programlı televizyona rağmen Doğu Anadolu Bölgesi'nde varlıklarını sürdürebilmektedirler.
Erzurum'da Kilisekapı semtindeki Âşıklar Kahvehanesinde, aşıklık geleneğini sürdürme gayreti devam etmektedir. Bu kahvehanede atışmalarına tanık olduğumuz âşıklar arasında; Yaşar Rayhanî, Mustafa Ruhani. Fuat Çerkezoglu, Nuri Meramı. Nuri Çırağı, Hüseyin Sümmanioglu, Giyas Yavuzer, Erol Şahiner. Erol Ergani, Ali Rahmaniyi vb. sayabiliriz.
1703 yılında Erzurum'un Pasinler ilçesinde doğmuş olan ibrahim Hakkı Hazretleri de dünyaca ünlü tasavvuf bilginlerindendir. En önemli eseri 1756 tarihinde yazdığı Marifetnâme'dir. Kederli gönüllere teselli sunmaya çalıştığı "Mevlâ gürelim neyler" nakaratlı şiirini aynen sunuyoruz;
Hak serleri hayreyler Zannetmeki gayreyler Arif anı seyreyler
Mevlâ, görelim neyler Neylerse güzel eyler
Sen hakkı tevekkül kıl Tefviz el ve rahat bul Sabreyle ve razı ol
Mevlâ görelim neyler Neylerse güzel eyler
Hiç kimseye hor bakma İncitme gönül yıkma Sen nefsine yan çıkma.
Mevlâ görelim neylerNeylerse güzel eyler
Naçar kalacak yerde Nagûh açar ol perde Derman eder ol derde
Mevlâ görelim neyler Neylerse güzel eyler
1799 yılında Erzurum'un Tanbura köyünde doğan Erzurumlu Emrah, Anadolu'nun her yerinde sevilen bir gurbet şairidir. 1856 yılında Tokat'ın Niksar ilçesinde ölen Emrah, sonradan mezar taşına yazılmış olan bir dörtlüğünde gurbet duygularını şöyle dile getiriyor: Gönül gurbet ele varma Ya dönülür, ya dönülmez Her güzele meys verme Ya sevilir, ya sevilmez.
Erzurumlu Emrah, Türk sanat müziği dalında bestesi yapılmış olan bir koşmasında da şöyle diyor
Tutum yar elinden tutam Çıkam dağlara dağlara, Okun bir yaralı bülbül tütem bağlara bağlara.
Birin bilir, binin bilmez Bu dünya kimseye kalmaz Yar ismini desem olmaz Düşer dillere dillere,
Emrah eder bu gûnûmdûr Arşa çıkan tütünümdür Yara gidecek günümdür Düşeni yollara yollara
Erzurum'un Narman ilçesinin Samikale köyünde doğan (1860) Âşık Sümmanî de bir gurbet sairidir. Sevgili hasretiyle yollara düşerken buna bir de sıla hasreti eklenir. Ona göre gurbet "ayrılık" demektir. Sılada bıraktığı ana-baba, kardeş, bacı yoldaş, oğul özlemini fırsat buldukça dile getirir. Gördüğü dağlar sıladaki dağları, yaşlı kadınlar annesini hatırlatır Su karşıki yüce dağlar Acep bizim dağlar mola Kara benim anam Oğul der de ağlar mo'la Sümmanî aynı zamanda güzelliğe vurgun bir şairdir. Kendisine yüz vermeyen güzellere sitem etmekten de geri kalmaz:
El ele vermiş gelen güzeller Bir Tanrı selâmın vermez misiniz?
Kimi sevap için Kabe'ye varır Kabe kapınızda bilmez misiniz?
Karadır kaşınız yaydan nic olur Bugün dünya yani ahiret nic olur?
Bir gönül yapması yüzbûı hac olur Siz gönül yapmasın bilmez misiniz?
Sümmanîyem ey dür, yâre niderim Basın ahali diyar diyar giderim
Yarın mahşer günü dava ederim Siz mahşer yerine gelmez misiniz?
ERZURUM'UN AŞIKLARI...
AŞIK REYHANİ
Aşık Reyhani©
1932 yılında Hasankalenin Alvar köyünde doğdu. Asıl adı Yaşar Yılmazdır. İrandan göçen babası önce Karsa daha sonra Erzuruma yerleşti. Aşık Reyhaninin çocukluğu köyünde geçti. Zaman zaman komşu köylere gitme olanağı bulduysa da daha başka yerlere gidemedi. Okuma yazmayı okula gitmeden öğrendi. Sonraki yıllarda ise dışarıdan sınava girerek diploma aldı.
Küçük yaşlarda köyüne gelen aşıklardan etkilendi. Hem aşıklardan dinleyerek hem de eline geçen kitapları okuyarak birçok halk hikayesini öğrendi. Kendi aşıklığı ve şiir yazmaya başlaması 18 yaşından sonradır.
Reyhani, rüyasında gördüğü bir kıza aşık oldu. Kısa bir süre sonra da kızı kaçırdı. Birkaç ay geçmeden evliliği geçimsizliğe ve huzursuzluğa dönüştü. Bunun üzerine karısının ailesi kızlarını alarak başka biriyle evlendirdiler. Aşık Reyhani, bu dönemden sonra Dertli mahlasıyla şiirler yazmaya, türkü söylemeye başladı. Ancak bu mahlası uzun süre kullanmadan, Bayburtlu Hicrani tarafından Reyhani mahlası verildi.
Konya Aşıklar Bayramına aralıksız katılan 7 aşıktan biridir. Eski aşıkların dışında, yetiştiği Huzuri Baba, Nihani, Cevlani, Efkari ve Gülistan Çobanoğlu gibi aşıklardan gelenek ve usul öğrendi.
İrandan Avrupaya birçok ülkede türkü söyleyen Aşık Reyhani, katıldığı yarışmalarda da birçoğu birincilik olmak üzere çeşitli ödüller aldı. 1980li yılların başında Erzurumda bulunan Doğu Ozanları Derneğinin başkanlığına getirildi.
Aşık Reyhani birçok ülkeye konser ve konferanslara katılmak üzere çağrıldı. Ayrıca ABDnin Michigan Üniversitesinde katıldığı bir konferanstan sonra kendisine fahri öğretmenlik unvanı verildi.
Şiirleri birçok gazete, dergi ve araştırmada yaralan, çeşitli radyo ve televizyon programlarına katılan Aşık Reyhaninin, şiirlerinin bir bölümünü topladığı »Alvarlı Reyhani« (1962), »Böyle Bağlar« (1966), »Kervan« (1988) ve bazı düşünce ve şiirlerinden oluşan »Şu Tepenin Arkasında« adlı kitapları, Dilaver Düzgün tarafından hazırlanan »Aşık Yaşar Reyhani«, (1997) ve Ozan Yusuf Polatoğlu tarafından hazırlanan »Mızrabın Istırabı, Aşık Reyhani-Hayatı ve Şiirleri«, (2003) adlı kitaplar bulunmaktadır.
ÂŞIK MUSTAFA RUHANİ
HAYATI VE SANATI
Âşık Mustafa Ruhani, 1931 yılında Erzurum'un Tortum ilçesine bağlı Aşağı Sivri köyünde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Mustafa Temel'dir. Babası, aynı köyde çiftçilikle uğraşan, nalbantlık, duvar ustalığı, hızarcılık gibi işlerle de uğraşan Ahmet, annesi ise Ayşe Hanım'dır. İkisi kız, dördü erkek olan altı çocuklu ailenin ikinci çocuğudur.
Çocukluk yıllarında köy imamından Kuran dersleri almaya başlayan Mustafa, bir süre sonra Kuran'ı ezberlemek için çaba harcamasına rağmen tamamlayamaz. Köyünde okul olmadığı için ilkokul öğrenimini yapamaz, ancak daha sonra arkadaşlarının yardımıyla yeni harfleri öğrenir.
O yıllarda Mustafanın amcası Mehmet'in otururken, çalışırken sıkça okuduğu, mırıldandığı iki şiir vardır ki bunlardan birisi;
Şol cennetin ırmakları
Akar Allah deyu deyu.
Mısralarıyla başlayan Yunus Emreye ait şiirdi, diğeri de Narmanlı Aşık Sümmani'ye ait olan ve
Arzu maksuduma, firkat ahıma
Nöbet geldi varmadan mı gideyim.
Yüzüm sürüp bu dem adil şahıma
Derde şifa sormadan mı gideyim.
Dörtlüğü ile başlayan şiiridir.
Bu şiirleri amcasından sıkça dinleyen Mustafa'da şiire karşı bir sevgi ve tarif edilemez bir ilgi uyandırır. Şair; kendisinin şiirle olan ilk temaslarının böyle başladığını, Ben de bu tür şiirleri söyleyebilir hale gelsem diye çok niyazda bulunduğunu, tenhalarda ağlayarak dolaştığını ifade etmektedir. Bunlar, çocuk ruhunun estetik kaygılara bürünerek dışa yansıyan, ama adı konulamayan ilk ve basit düzeydeki arzulardır.
Bu şiirleri dinleyen ve ruhunda bazı kıpırdanmalar hisseden Mustafa; o dönemlerde sıkça rüya görmeye başlar. Günlerce süren bu rüyalarında nurani bir adam gelerek Mustafa'ya uzun bir elbise giydirmeye çalışır, onu uzaklara, dağlara çıkarır, kitaplarla dolu olan bir eve götürür ve güzel bir kız ile görüştürür.
Henüz 10 yaşını idrak etmiş olan küçük Mustafa, 1941 yılının Mayıs ayında eline geçirdiği bir dinamit kapsülü ile oynarken kapsülün patlaması sonucunda sol gözü ile sağ elinin üç parmağının uç kısımlarını kaybeder. Ulaşım imkânlarının yetersiz olduğu o günlerde kağnı ile Erzurum'a getirilir ve Numune Hastahanesinde bir süre tedavi gördükten sonra köyüne götürülür. 1943 yılında sağ gözünde de rahatsızlık hisseden Mustafa, tedavilerden sonuç alamaz ve sağ gözünün görme yeteneğini de büyük ölçüde kaybeder.
Bu olaydan sonra Mustafa'da belirgin bir biçimde içe kapanma görülür. Organlarından birini kaybetmenin üzüntüsüne hastahane kapılarında acılarla geçirilen günlerin sıkıntısı eklenir. Yoksulluk içinde kıvranan bir ailenin çocuğu olarak bunlara katlanmak zorunda kalır.
Hayatının akışını değiştiren dinamit kazasından sonra büyük acılar çeken Mustafa, ilk gençlik yıllarında da rüyalarında nurani adamın tanıştırdığı kız ile görüşmeye devam eder. Bir hayal perisine benzettiği sevgilisinin aniden gözden kaybolması üzerine hani ne oldu, nereye gitti, o bir ruh muydu diye sorunca nurani adam Mustafa'ya senin adın Ruhani olsunder.
Bu dönemlerde tenhalarda gezmeyi alışkanlık haline getiren Mustafa, zaman zaman gözyaşlarını tutamayarak Allah'a yalvarır ve âşık olmak, Sümmani'ler, Yunus'lar gibi şiir söylemek istediğini belirtir. Bazen basit düzeyde kafiyeler meydana getirerek ahenkli sözler söylemesi, birkaç mısralık kırık dökük şiir denemeleri yapması, komşusu olan Haydar Çavuş'un dikkatini çeker. Âşık tarzı şiir geleneğini bilen ve eski âşıklara ait çok sayıda şiiri ezberlemiş olan Haydar Çavuş, Mustafa ile ilgilenir ve ona yardımcı olur. “Ben bir mısra söyleyeyim, sen de ona uygun kafiyeli bir mısra söyle diyerek onu yönlendirir. Mustafa'ya bir tahta parçasından basit bir saz yapılır, Halil Polat adlı komşunun askerlik dönüşünde getirdiği ince telefon telgraf telleri bağlanır. Böylece onun oyalanabileceği bir çeşit oyuncak ortaya çıkar.
Saza benzeyen bu alet eşliğinde çeşitli türküleri mırıldanan ve kendiliğinden de bazı şiirler söyleyen Mustafa, çevresinde âşık olarak tanınmaya başlar. Zamanla çeşitli düğünlere, eğlencelere çağrılır, ancak henüz ileri düzeyde saz çalamamaktadır. Tortum'un Bağbaşı köyünde oturan ve Ayazi mahlasıyla şiirler söyleyen Muharrem Usta'nın Aşağı Sivri köyüne yaptığı bir ziyaret, Ruhani için ele geçmeyecek bir fırsat olur. Muharrem Usta Ruhani’ye saz çalma ile ilgili genel kuralları öğretir.
Amcasının, komşusu Halil Çavuş'un ve Bağbaşı köyünden Muharrem Usta'nın katkılarıyla âşıklık sanatına iyice ısınan Mustafa'nın bir başka
Proble mi daha vardır. Babası onun saz çalmasını ve şiir söyleyerek aşık gibi tanınmasını istememektedir. O, Mustafa'nın fazlaca duygusal bir kişilik kazanarak derbeder bir hayata düşmesinden korkmaktadır. Akrabalarının ve komşularının ısrarı ile babası ikna edilir. 1920 yaşlarında iken aile büyüklerinin de hazır bulunduğu bir anda uygun ortamın oluştuğunu anlayan Mustafa, sazını alarak babasına hitaben şu şiirini söyler:
İzin ver elime alayım sazı
Mızrabım dokunsun telime baba.
Dağladı sinemi hasretin közü
Baksana savrulan külüme baba.
Sevda beni gelir tutar huy gibi,
İki gözüm yaş döküyor çay gibi,
Doğrulamam eğilmişim yay gibi,
Felek tekme vurdu belime baba.
Ruhani'yim oldu yolum dolaşık
Aşkın şerbetinden içtim bir kaşık
Hem yaralı hem yaslıyım hem âşık
Bırak beni kendi halime baba.
Bu, Mustafa Ruhani'nin dörtlükler halinde hece vezniyle söylediği ilk şiiridir. Babasının nezdinde ve aile içinde de meşruiyet kazanan âşıklık, bundan sonra Mustafa için bir meslek haline gelir. Rüyasında gördüğü nurani adam tarafından verilen Ruhani mahlası ile şiirler söylemeye devam eder. 1955 yılının bir Haziran gününün sabah saatlerinde sazının bakımıyla uğraşırken kısmen görebilen sağ gözünün aniden karardığını hisseder. Odanın pencerelerine bir perde çekildiğini zannederek dışarıya çıkar, yine bir şey göremediğini anlar. Tekrar içeriye gelir ve bir süre ağladıktan sonra şu şiiri söyler;
Tül perde zannettim ilk bakışımda.
Bir örümcek penceremi ağlarken.
Nurlu güneş sen kararma karşımda
Kader benim gözlerimi bağlarken.
Bir ağır yaraya düştüm elaman,
Yerinden üzemez hiçbir pehlivan.
Kurtlar kuşlar bile kurdular şivan,
Felek beni sitem ile dağlarken.
Ben derdimi döksem dayanmaz yürek
Ne yaprak yeşerir, ne açar çiçek.
Ne kuşlar ötüşür, ne uçar sinek
Ben çekilip bir köşede ağlarken.
Seyhan, Ceyhan akmaz Fırat mı yürür,
Murat geri teper Dicle de kurur,
Kızılırmak coşmaz Sakarya durur,
Ruhani'nin gözyaşları çağlarken.
Mustafa Ruhani, ilk karşılaşmasını Aşağı Sivri köyüne gelen Narmanlı Âşık Divani ile yapmıştır. Daha sonra çok sayıda âşıkla karşılaşma fırsatı bulmuştur.
Başta Konya Âşıklar Bayramı olmak üzere Türkiye'nin birçok ilinde düzenlenen âşık toplantılarına ve yarışmalara katılan Ruhani, bu toplantılarda kendini kanıtlayarak çeşitli ödüller almıştır. Yurt dışında da çeşitli programlara katılmış, Almanya, Belçika, Hollanda ve Fransa'da programlar yapmıştır.
Âşık tarzı şiir geleneğinin gelecek kuşaklara aktarılması için çaba harcayan ve her fırsatta genç meslektaşlarına tecrübelerini aktaran Ruhani, yetiştirdiği çıraklarıyla da geleneğe katkıda bulunmuştur.
Saz çalma ve hazırlıksız şiir söyleme yeteneği çok güçlü olan Ruhani, aynı zamanda iyi bir hikâye musannifi ve anlatıcısıdır. Kendi tasnifi olan Nergis Hanım, Yetim Esma, Yusuf Çavuş ve Zülbiye Hatun hikâyelerinin yanı sıra klasik halk hikâyelerinden birkaçını ve son dönemlerde anlatılan hikâyelerden bazılarını da bilmektedir.
Mustafa Ruhani iki kez evlenmiştir. 1958 yılında gerçekleştirdiği ilk evliliğin altıncı ayında iken eşini kaybetmiş, 1961 de ikinci kez evlenmiştir. Ruhani'nin 3 kız, 1 erkek çocuğu vardır. Halen Erzurum'da ikamet etmekte olan Ruhani, çeşitli âşık toplantılarına katılarak sanatını icra etmektedir.
Haluk Yaşar TEMEL
(oğlu)
|
|
|
|
|
ERZURUM'LU AŞIK NİHANİ
Nihani, Erzurum ilinin Şenkaya eski adı Örtülü ilçesinin Bardız (Gaziler) bucağına bağlı Göreşken köyünde 1300 (1885) yılında doğdu. Babası demircilik yapan Recep Usta, annesi Mahbube Hanım'dır. Asıl adı Mustafa olan aşık, Soyadı Kanunu çıkınca "Gedik" soyadını almıştır.
Onüç yaşlarında babasının davarlarını Göreşken köyünün yayla ve meralarında otlatmağa, başladı. Bardız deresinin bir yamacında kurulmuş olan Göreşken köyündeki köylüler hayvancılıkla geçinir, tarlalarında buğday ve arpa yetiştirirlerdi. Yazın kırlar ve dağlar binbir renkli çiçeklerle bezenir, ortalık yeşillikler içinde bir cennet havasına bürünürdü. Köyde sekiz ay kara kışı geçirdikten sonra yazın Göreşken yaylasına çıkarlar, yemyeşil çayırlarda kurdukları yayla evlerinde (damlarda) kalırlar, hayvanlarını otlatır, kuzularını büyütürlerdi. Küçük Mustafa, on sekiz yaşlarına kadar babasının davarlarını otlatmağa devam etti.
ERZURUMLU AŞIK EMRAH
Erzurumlu Emrah
¤ Aşık tarzı "on yedinci asırdan Divan Edebiyatıyla Halk Edebiyatı ve Tekke Edebiyatı unsurlarının karışımından hasıl olan muhtelit bir mahsüldür. XIX. asırdan Anadolu'da yetişmiş birçok saz şairi arasında Dertli, Bayburtlu Zihni ve Erzurumlu Emrah en tanınmışlarıdır."
Erzurumlu Emrah XIX. asrın birinci yarısında yaşamıştır. Araştırıcılar, Erzurum'lu olduğu konusunda ortak bir noktada buluşmuşlardır. Kendisi divanındaki bir gazelinin sonunda:
Ne aşıklar çıkuptur Erzurum'dan lik Emrah'ı
Bu esnada hakikat bezminin üstadı ben çıktım.
beytiyle Erzurum'lu olduğunu belirtmiştir.
Erzurum'dan Yavı Nahiyesi'ne giden yol üstünde Tanbura Köyün'de dünyaya gelen Erzurumlu Emrah'ın doğum tarihi hususunda ihtilaf vardır.
¤ Erzurumlu Emrah, Anadolu'nun özlem dolu aşkını, gurbet çilesini, yiğitliğini, neşe ve üzüntüsünü dile getiren ozanlarımız geleneksel kültürümüzde birer değer, birer söz ustası olmuşlardır.
Aralarında bir ses var ki Erzurum'lu Emrah derler, bir daha demezler. Hayatı hakkında
fazla bilgimiz yok. XVIII. yy. sonlarında Erzurum'da doğduğunu, iyi bir öğrenim gördüğünü söylüyor araştırmacılar... O da diğer ozanlar gibi Anadolu'yu karış karış gezer.
Bir ara yolu İstanbul'a düşer Emrah'ın... Devrin padişahı II. Mahmut'un da sevgisini
kazanır, kendisine armağanlar verilir. Bu sıralarda kalem şairliğini dener, bir divan düzenleyerek bu alanda da ustalığını gösterir. şöhretin doruğundayken tekrar Anadolu'ya döner ve Niksar'da 1854 yılında ölür.
Nihani, Erzurum ilinin Şenkaya eski adı Örtülü ilçesinin Bardız (Gaziler) bucağına bağlı Göreşken köyünde 1300 (1885) yılında doğdu. Babası demircilik yapan Recep Usta, annesi Mahbube Hanım'dır. Asıl adı Mustafa olan aşık, Soyadı Kanunu çıkınca "Gedik" soyadını almıştır.
Onüç yaşlarında babasının davarlarını Göreşken köyünün yayla ve meralarında otlatmağa, başladı. Bardız deresinin bir yamacında kurulmuş olan Göreşken köyündeki köylüler hayvancılıkla geçinir, tarlalarında buğday ve arpa yetiştirirlerdi. Yazın kırlar ve dağlar binbir renkli çiçeklerle bezenir, ortalık yeşillikler içinde bir cennet havasına bürünürdü. Köyde sekiz ay kara kışı geçirdikten sonra yazın Göreşken yaylasına çıkarlar, yemyeşil çayırlarda kurdukları yayla evlerinde (damlarda) kalırlar, hayvanlarını otlatır, kuzularını büyütürlerdi. Küçük Mustafa, on sekiz yaşlarına kadar babasının davarlarını otlatmağa devam etti.
AŞIK MEVLÜT İHSANİ
Mevlüt İhsani©
1928 yılında, Şenkayanın (1950 yılına dek Sarıkamışa bağlı olan) Çermik köyünde doğdu. Asıl adı Mevlüt Şafaktır. Resmi kayıtlarda doğum tarihi olarak 1933 geçmesine karşın, Mevlüt İhsani, gerçek doğumunun 1928 olduğunu belirtmektedir.
Mevlüt İhsani, ilkokul 3. sınıfa gittiği dönemde arkadaşlarıyla oynarken bulduğu bir kapsülün patlaması nedeniyle gözlerini yitirdi ve sol elinin 3 parmağı yaralandı. Gözleri görmemesine karşın köydeki bir marangozun yanında çıraklık yaptı. 13 yaşında ise köy imamının yardımıyla Kuran öğrenmeye başladı. Bu dönemde komşusunun kızına aşık oldu.
Küçüklüğünden beri, köyüne gelip giden aşıklardan etkilenip şiire ilgi duydu. Özellikle Bardızlı Nihani, Narmanlı Musa, Aşık Yusuf gibi aşıklar bunların önde gelenleridir.
Gördüğü bir rüyada sonra, doğaçlama söylemeye başladı. Annesinin teşvik etmesiyle bağlama öğrenen Mevlüt İhsaniye, bu konuda özellikle Alişan Usta adlı aşığın çok yardımı oldu.
25 yaşlarında ise rüyasında Alvarlı Mehmet Lütfi Efendiyi gördü. Bunun üzerine Erzuruma giderek Lütfi Efendiyle görüştü. İhsani mahlası da Lütfi Efendi tarafından verildi.
1966 yılından beri Konya Aşıklar Bayramına katılan Aşık Mevlüt İhsani, döneminin ünlü aşıklarıyla karşılaşmalar yaptı. Gelenekler çerçevesinde de birçok aşık yetiştirdi.
Birçok yarışma ve şenlikte çeşitli ödüller alan Aşık Mevlüt İhsani, Türkiye dışında da bazı şenliklere katıldı.
1974 yılında Kars Çimento Fabrikasında başladığı santraldeki görevinden 1981 yılında malulen emekli oldu. Önce Erzuruma yerleşen Mevlüt İhsani, son yıllarda İzmitte yaşamaktadır.
Mevlüt İhsaniye ilişkin Dilaver Düzgün tarafından »Aşık Mevlüt İhsani, Hayatı, Sanatı ve Şiirlerinden Seçmeler« adlı bir kitap yayımlandı.
AŞIK SUMMANİ BABA
Sümmani'nin gerçek adı Hüseyin olup, babası Kasımoğulları'ndan Hasan'dır. 1861 yılında Erzurum ili, Narman ilçesi, Samikale Köyü'nde doğmuştur. Kendileri bu köye Kafkaslar' dan gelmişlerdir. Babası köyde çobanlıkla geçimini sağlamakta idi Hüseyin 10-11 yaşlarına geldiğinde, babasıyla birlikte çobanlık yapmaya başladı. Hüseyin'in genellikle danalarını otlattığı yer Ablaktaş'tır: Bir gün Şekerli DüDüzü' ne hayvanlarını otlatmaya tek başına gider. Hüseyin, kendisine doğru bir atlının geldiğini görür. Atlı, Hüseyin'e selam verir ve adını öğrenmek ister. Çok aç olduğunu söyleyip ondan ekmek ister. Köylerinde nerede misafir olabileceğini sorar. Hüseyin üç arpa ekmeğinin yarısını atlıya verir. O' nun bu cömertliği hoşuna gider ve der ki:
Oğul, sana bir dua öğreteyim. Bu duayı kırk gün okuyacaksın. Yalnız yüz tane taş say, cebine koy. Her okuyuşta bir taş atarsın. Duayı kırk gün okur ve son gün Ablaktaş'a gider. Babası ise Cuma namazını kılmak için köyde kalır. Ablaktaş'taki çeşmenin yanında hayvanlarını otlatmaya bırakır
O da namaz kılmaya niyetlenir. Daha önce babasıyla burada namaz kılarlarmış Namaz vaktini anlamak için de kendilerine bir taş tespit etmişler. Güneş taşa isabet ettiği zaman öğle vakti olduğunu anlarlarmış, O gün de babasıyla yaptığı gibi kendisine taşı nişan eder ve Güneş'e bakarken uykuya dalar.
Uykusunda, çeşmenin başında kırk yeşil güvercin görür. Güvercinler birden kaybolur ve karşısında üç derviş belirir. Dervişler Hüseyin'e abdest aldırırlar ve birlikte namaza dururlar. Hatta bir dörtlüğünde der ki:
Vardım saf saf olup durmuş divana
Ben de el bağlayıp geçtim bir yana
Meylimi bağladım gari sübhana
O güzel Allah'ı gözler gözlerim...........
Daha sonra Hüseyin'i ortalarına alıyorlar. Hüseyin bakıyor ki. dervişlerden birinin elinde bir tabla, üç dolu bardak var. Derviş, bunları Hüseyin' in önüne getiriyor ve
-Hüseyin, bu şerbetlerden bir tanesini iç bakalım.
diyor. Hüseyin bardakların içindekileri şerbete benzetemiyor. Kendisini kandırdıklarını. Ona içki içireceklerini sanıyor. Ne kadar zorluyorlarsa da içmiyor Bunun üzerine birisi Hüseyin'in ellerini tutuyor
birisi de parmağını bardağa batırıp Hüseyin'in ağzına sürüyor. Tam bu esnada Hüseyin uykudan uyanıyor. Bakıyor ki, ne derviş var ne de şerbet. Fakat ağzında İnanılmaz bir lezzet hissediyorÖylece bir daha uykuya dalıyor. Uykuda yine karşısına dervişler çıkıyor Tam eline bardağı alıp içmeye hazırlanıyor ki, dervişler şôyle diyor:
Oğul, buna aşk badesi derler. Sevdiğin kız aşkınadır. Kızın adı Gülperi'dir. Bedahşah kentinde Şah Abbas'ın kızıdır. Sen Onun. O da senindir. Birbirinize aşık maşuk'sunuz. Dervişlerden biri Gülperi'nin cemalini gösterir
Üç bardak Hüseyin'e. üç bardak ta Gülperi 'ye verirler. Yeşil mürekkeple yazılı bir kitap okuturlar.
Üç harf okuttular yeşil yapraktan
Okudum harfini noktasın tek tek.....
Hüseyin uykudan uyanır ki, ne Gülperi Han var ne de dervişler. Danaları da göremeyince köyün yolunu tutar. Köye varmaya yakın bir atlıyla karşılaşır,
-Hüseyin, korkma oğlum, sen ereceğine erdin. Bundan sonra senin mahlasın Sümman, dünyada kavuşmak senin için haram, der. Sümmani, anlam olarak "Sonuncu, sona ait" demektir.
Hüseyin köye varınca annesini,. babasını uyandırır. Babası da ertesi sabah. köylülere, çobanlığı bıraktıklarını söyler. Aradan otuz kırk gün geçer, günler geçtikçe aşkı da ziyadeleşir. Herkes
Onun hastalandığını, cin'e; peri'ye karıştığını sanır. O zamanlar sıra geceleri düzenlenirmiş. Bir akşam babasına yalvarır. gecelere katılmak İstediğini söyler. Babası da dayanamayıp götürür. Sıra
Sümmani'ye gelince. bazı kimseler, O'nun çocuk olduğunu söyleyerek atlamak İsterler. Köylülerin teklifini kabul etmeyerek, türkü söylemek istediğini belirtir ve söze başlar:
Uyandım gafletten oldum perişan
Bir nur doğdu alemler oldu ürüşan
Selam verdi geldi üç-beş dervişan
Lisanları bir hoş sedasın tek tek
Lisanları bir hoş eyler avazı
Onlarda mevcuttur ilm-ü el fazı
Dediler: Vaktidir kılak namazı
Aldılar abdestin edasın tek tek
Aldılar abdesti uyandım habran
Aslımız yapılmış hak ü turabtan
Üç harf okuttular yeşil yapraktan
Okudum harfini noktasın tek tek
Okudum harfini zihnim bu!andı
Yalelerim göz göz oldu sulandı
Baktım çar etrafa kadeh dolandı
Nuş ettim kırkların mahlesin tek tek
Nuş ettim badesin gördüm rengini
Tam on sekiz saat sürdüm cengini
Yar yüzünde saydım üç beş bengini
Halhalın altında hırdasın tek tek
Dediler: Sümmani gel etme meram
Adamı çürütür dert ile verem
Sen içün dünyada kavuşmak haram
Hüdam böyle salmış kalemin tek tek
Koşma bitince köylüler şaşırır. Onun badeli Aşık olduğu anlaşılır. Fakat henüz saz çalmasını bilmemektedir. Babası ile bir gün Erzurum ' a giderler. Burada aşık kahvelerine devam eder. Sazın perdelerini ve tezene tutmasını öğrenir. Her
akşam köylüyü toplayıp saz çalar. Günler ayları, aylar yılları kovalar Sümmani köyde duramaz ve sevdiğini aramaya karar verir. Önce KafKaslar'a. oradan İran'a gider. İran- Turan illerini dolaşır
Âşık Sümmânî ve Tarzı Hakkında
1861 yılında Erzurumun Narman ilçesine bağlı, Samikale köyünde doğmuştur. Âşık Edebiyatının önde gelen şairlerindendir. Yaşadığı devirde etkisi Orta Asyaya kadar ulaşmıştır. Halk kültürünü iyi bilmesinden, insanlara daima doğruyu, güzeli, iyiyi telkin etmesinden ötürü Sümmanî Baba adıyla da anılmaktadır. Sümmanî adı, zamanla bir tavrın, bir makamın, bir ezginin adı olmuştur. Âşık toplantılarında âşıklarla karşılaşmalar yapan Sümmanî, söz söyleme üstünlüğü yanı sıra, daima mütevazilik ve olgunluk göstermiştir.
Saza ve deyiş söylemeye küçük yaşta başlamıştır. Deyişleri oldukça güzel, edebi değeri yüksektir. Klişeleşmiş ve mertebeli ezgi yapısına sahiptir. Berrak bir dille ve ahenkli olarak söylediği şiirlerle yaşadığı çevrenin odak noktası olmuştur. Kıvrak bir zekâya, kuvvetli bir hafızaya sahiptir. Tasavvuf, aşk, yokluk gibi çok değişik konulara ait şiirler söylemiştir. Eserleri arasında koşma, semaî, destan, divan, gazel, müstezatlar bulunmaktadır. Yani, hem hece vezni, hem de aruz vezni kalıplarını kullanmıştır. Akıcı üslubuyla, kuvvetli ifadeleriyle, az kelimeyle çok şey anlatma becerisiyle Halk Edebiyatında kendisine önemli bir yer sağlamıştır. Bunun içindir ki, 19. Yüzyılın usta halk şairi Sümmanînin izinden yürüyen sayısız âşık vardır.
Ben razı değilem hicrana gama
Garip gönlüm haldan hala salan var
Sebavetten beri bir yol gözlerim
El zanneder uzaklarda kalan var
Akıttım gözümden kanlı yaşımı
Kasavetten kurtulmadım başımı
Gönül kalesinin mermer taşını
Hicran kalemiyle kırıp delen var
Sümmanîyem ya Rab gönlüm hoş eyle
Ya sabır ver yada bağrım taş eyle
Ya bir çift kanat ver ya bir kuş eyle
Tez ulaşam yâr bağında talan var
Sümmanî, değişlerini kendisine has bir üslupla, özel bir tavırla, oldukça ritmik söylemiştir. Bu çalıp söyleyiş biçimi, yöresinde ezgi karakterini taşıyan mükemmel bir yapıya sahiptir Halk Müziğinde Sümmânî ağzı adıyla bilinmekte ve icra edilmektedir. Sümmanînin ezgi yapısına geçmeden önce âşık-saz şairi tarzı hakkında burada birkaç söz söylemek gerekir:
Âşık-saz şairi tarzı Türk Halk Müziğinde geleneksel bir tarzdır. Âşıklar; koşma, destan, semaî, güzelleme, koçaklama, muamma,..gibi kendi değişlerini, uzun ve kırık hava düzeniyle ezgilerler ve bunları bölgelerinin özelliklerini yansıtarak, belli kalıplar içinde çalıp söylerler. Erzurumlu Emrah, Karacaoğlan, Sümmanî, Pir Sultan Abdal, Veysel, Dertli, bu türlerin en güzel örneklerini vermişlerdir. Âşıkların müziğimize önemli katkıları olmuştur. Mahalli ezgiler içinde Âşık Makamları adı altında yüzlerce ezgi geliştirmişler, deyişlerini bu ezgiler eşliğinde söylemişlerdir. Bugün bizler müzik zevkimizi bu ezgilerle tatmin etmekteyiz. Yöresel ağızlar, müziğin ezgi yapısını ve ritm yapısını doğrudan etkilerler, kişi adıyla da anılmaktadırlar.
Sümmânî tarzı
Sümmanî ağzı deyişlerinin süresi hızlı, oldukça ritmiktir. Karar perdesi < La > dır.5/8lik usulde söylenmektedir. ( 2+3 ) donanımına ( Si ) için ( b ) konur. ( Re ) güçlüdür. Ezginin icrasında, her dörtlüğün başında Amman ey ya da Âşık Veyselin söyleyişindeki gibi Ah bulunur. Bu Amman ey usullü olduğu gibi, serbest şekilde de olabilir. Usullü söylendiğinde iki ölçülük 5 zaman süresi içinde ( 2+3 )+( 2+3 ) Amman ey icra edilir.
Sümmanî geleneği, geçmişte olduğu gibi, günümüzde de bir çok halk şairinin sazında, sesinde terennüm edilmektedir. Emrahın El çek tabip el çek yaram üstünden Âşık Veyselin Bir küçük dünyam var içimde Ruhsatinin Duldalanma yar mevlâyı seversen Sümmanînin Kalksak bu yerlerden hicret eylesek mısraları ile başlayan koşmalar, hep Sümmanî ağzı ile okunmuştur.
Sümmanîin torunları Hüseyin Sümmanoğlu ve Nusret Torunî, Bardızlı Âşık Nihanî, Mevlüt İhsani, Erol Ergani, Fuat Çerkezoğlu, İhsan Yavuzer.. bu geleneği sürdüren âşıklardandır..Sümmanî Narmanın Samikale köyünde 5 Şubat 1915 tarihinde vefat etmiştir.
Sümmani dünyadan uçmuş gidiyor
Ecel şerbetinden içmiş gidiyor
Cümle yarenleri kalmış gidiyor
Mahşerde görürsüz siz beni beni
Sümmânîye Ait Türküler :
Ben razı değilem hicrana gama, Kalksak bu yerlerden hicret eylesek, Elli gündür altmış gündür yüz gündür, Ervah-ı ezelde levhi kalemde, Narman kazasında bir gelin gördüm
Sümmânî Ağzı ile Söylenmiş Türküler :
Ruhsatiden Bir Deyiş :
Duldalanma yâr Mevlayı seversen
Sümmânî Ağzı ile Söylenen Emraha Ait Bir Deyiş :
El çek tabib el çek yaram üstünden
Sümmânî Ağzı ile Söylenen Âşık Veysel Şatıroğluna Ait Bir Deyiş :
Bir küçük dünyam var içimde benim
Beni
Yol ver ulu dağlar aşam belinden
Şimdi bekler kömür gözlü yar beni
Ne çekerim ayrılığın derdinden
Korkarım öldürür ah u zar beni
Dünyada bulmadım gönüle mekan
Nerde bir gül bitse etrafı diken
Yar o baht bende bu ah var iken
Hasret mahpus eder kara yer beni
Vay desinler ateşim yok közüm yok
Dahi yare yalvaracak yüzüm yok
Yokladım kendimi bir kem sözüm yok
Yara şekva etmiş ruzigar beni
Sümmani’yim kendi kendim ohladım
Şadırvan suyunda yattım yuhladım
Yarin küçük defterini yokladım
Yazmış defterine ihtiyar beni
|
|
|
|