erzurumsevdalisi.sitemynet.com
DADAŞIN ANA SAYFASI ERZURUM TARİHİ VE KÜLTÜRÜ ERZURUMDA KÜLTÜREL GİYİM ERZURUMUN DAMAK TADI ERZURUM LEHÇESİ VE ŞİİRLERİ AŞIKLIK GELENEĞi AŞIK NUSRET SUMMANİOĞLU ERZURUM FOTO ALBÜMÜ iZ BIRAKANLAR ERZURUM FIKRALARI VE DEDİKODULAR İSLAMİYET GÜZEL MENKIBELER SiZLERDEN GELENLER ERMENİ SOYKIRIMI ÖNERDİĞİM SİTELER

İSLAMİYET

bis.gif

allah.gif

settar.jpg

kalp.jpg

sahadet1.gif

settar.jpg

kur_an.jpg

mnbvi.jpg

__l.jpg

ÜÇ ADAM


Bir gün üç arkadaş bir yere toplanmışlar.birlikte sohbet ediyorlarmış.kendilerine takma isim vermişler.1.sinin adı para olmuş.2.sinin adı mutluluk 3.sünün adı ise namus.günler böyle geçerken para ve mutluluk gayet iyi bir yaşam sürerken namus kendisine çok özen gösterdiği için çok da huzursuzmuş.hatta öyle ki evden dışarı adım bile atmıyormuş.güzel bir yaz günü para ile mutluluk buluşup namusa gidecekler onu ikna edip sinemaya götüreceklermiş.neyse zorda olsa götürmüşler ama namus o kadar dikkatli imiş ki gözünü hiç bir yere kıpırdatmıyormuş.arkadaşları para ve mutluluk ise onla dalga geçiyor adeta eğleniyorlarmış.sonra para ile mutluluk çok sevdikleri arkadaşlarını unutmuşlar.zaman namus için hiç geçmiyor her geçen gün diğerinin aynısı oluyormuş.para ile mutluluksa günlerini gün ediyorlarmış.para ile mutluluk namusu özlemişler ve onu ziyarete gitmişler ve namusu bir yerlerde birşeyler içmeye davet etmişler namusda onları kırmamak için gitmiş sonra para ile mutluluğun işi çıkmış para bankaya mutluluk ise bir kız ile buluşmaya gideceklermiş.ama dayanamayıp namusa ''neden böylesin''diye sormuşlar.
namus :siz gidince gelebilirsiniz ama ben gidince gelmem

allah.jpg

iftiralara_cevaplar01.jpg

000020.gif

os.jpg

Tevhid
İMAM İSKENDER ALİ M İ H R

TEVHİDİN 2 CEPHESİ

Allahû Teâlaya hamdederiz, şükrederiz ki bize bu yazıyı yazmayı nasip kıldı.
Tevhid iki ayrı istikamette değerlendirilmesi lâzım gelen bir ifadedir. Birlik, teklik anlamına gelir. Birinci istikamette Allah'ın tekliği söz konusudur.
İkinci istikamette ise insanların arasında birlik (yani Sırat-ı Müstakiym üzerinde oluş) söz konusudur. Her iki açıdan da meseleye baktığımızda Allahû Teâlanın bizlerden istediği şeyin iki cephede de mevcut olduğunu görüyoruz. Yüce Rabbimiz "fırkalara ayrılmayın" emrini vermekle tevhidi emretmiştir. Birliği emretmiştir, beraberliği emretmiştir.
SIRAT-I MÜSTAKİYM
ve
HİDAYET


En'am Suresinin 152. âyet-i kerimesinde Allahû Teâla buyuruyor:
"Ve bi ahdillahi evfu."

153. âyet-i kerimesinde ise:
"Haza Sıratın Müstakiym, fettebiuhu"

Allah ile olan ahdinizi yerine getirin. İşte bu Sırat-ı Müstakiymdir. Ona tâbî olun.
Sırat-ı Müstakiymin ne olduğuna baktığımız zaman O'nun insanları hidayete erdiren yol olduğunu görüyoruz. En'am Suresi 87 ve 88. âyet-i kerimeler:
"Vectebeynâhüm ve hedeynâ hüm ilâ sıratın müstakıym. Zâlike hüdallâhi yehdiy bihî men yeşaü." Enam-87, 88
Ve Biz onları seçeriz ve Sırat-ı Müstakiym'e ulaştırırız. İşte bu Allah'ın hidayeti'dir ki kullarından dilediğini onunla (Sırat-ı Müstakiym ile) hidayete erdirir, buyuruyor Yüce Rabbimiz.
Hidayetinse insanoğlunun Allah'a ulaşması olduğunu görüyoruz. Üç âyet-i kerime bize bu büyük gerçeği söylüyor.
1- Al-i İmran-73
"İnnel hüda hüdallah"

Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır.

2- Bakara-120
"İnne hüdallahi hüvel hüda"

Muhakkak ki Allah'a ulaşmak varya işte o hidayettir.
3- Kehf-17
"Men yehdullahü ve hüvel mühted"

Allah kimi kendi zatına ulaştırırsa o kişi hidayete erer.



SIRAT-I MÜSTAKİYM ÜZERİNDE
BULUNMAK



Öyleyse Sırat-ı Müstakiym insanları hidayete erdiren yol olduğuna göre, hidayette insanların Allah'a ulaşması olduğuna göre, demek ki Sırat-ı Müstakiym insanları Allah'a ulaştıran yolun adıdır. Bütün insanların Sırat-ı Müstakiymin üzerinde olmasını emrediyor Allahû Teâla. İnsanlar birçok tarikatların mevcudiyetini söyleyerek, birçok tasavvuf erbabının çeşitli dallara dağıldığını söyleyerek insanların fırkalara ayrıldığını da iddia ediyorlar. Oysaki bütün tarikatlar, bütün tasavvuf birimleri Sırat-ı Müstakiymin üzerinde olanlardır. Bütün tarikatlar insan ruhlarını Allah'a ulaştırmakla vazifeli kurumlardır. Bütün mürşidlerin bulundukları dergahlardan halifenin bulunduğu ana dergaha baş gözleri ile görülmeyen manevi yollar vardır. Bu yollar yeryüzünün sathına paraleldir. Ve bunların isimlerine sebil diyor Kurân-ı Kerim. Ama hepsi Sırat-ı Müstakiyme ulaştırırlar. Öyleyse bin tane tarikat olsa, bin tane tasavvuf grubu olsa, bunların hepsinin ulaştıracağı yer mutlaka Sırat-ı Müstakiymdir. Öyleyse ayrı ayrı fırkalara dağılmış gibi görünen tasavvuf ehli aslında Sırat-ı Müstakiymin dışında değillerdir. Ve fırkalara ayrılmış değillerdir. Çünkü buradaki fırka insanları ayrılığa düşüren değil, aksine insanları Sırat-ı Müstakiyme götüren birleştiren, tevhide ulaştıran grupları ifade ediyor.
Ama eğer bir cemaatte Allah'a ulaşmak diye bir hedef yoksa o insanlar hiçbir zaman Sırat-ı Müstakiymin üzerinde olamazlar. Çünkü Sırat-ı Müstakiym bir insanın ruhunun vücudundan ayrıldıktan sonra, seyri sülukunu tamamlayacağı Allah'a ulaşacağı yolun adıdır.
Bir insan mürşidine ulaşmadıkça Sırat-ı Müstakiym üzerinde olması da mümkün değildir. Öyleyse kimler Sırat-ı Müstakiymin üzerindedir? Allah'a ulaşmak üzere yola çıkanlar. İşte tevhidin birinci bölümünde bu olay var.
Tevhid bütün insanların Sırat-ı Müstakiymin üzerinde olmasını gerektiren bir emirdir. Tevhid birleştirici bir akidedir. Tevhid bütün insanların olması lâzım gelen yerde, yani Sırat-ı Müstakiymin üzerinde toplanması ile tahakkuk eden bir vetiredir.


ALLAH'A DOĞRU YOLA ÇIKMAK



Allahû Teâla'nın emri açık ve kesindir. "FIRKALARA AYRILMAYINIZ." Allahû Teâla insanların fırkalara ayrıldıklarını, herkesin kendi fırkasından memnun olduğunu ve bunun yanlış bir şey olduğunu söylüyor. Buradaki fırkalardan murat insanların, Sırat-ı Müstakiymin üzerinde olan insanların ayrıldıkları tasavvuf grupları veya tarikat grupları değildir. Bunların dışındaki gruplardır. Eğer bir insan ruhunu Allah'a doğru yola çıkarmamışsa yani mürşidine ulaşmamışsa bu kişi tasavvufta değildir, bu kişinin ruhu hiçbir zaman Sırat-ı Müstakiymin üzerinde olamaz. Oysa tevhid akidesinin muhtevasına dikkatle bakınız. Tevhid akidesi sizi Allah'a ulaştıran yolun üzerinde görmek isteyen Allah'ın bir açıklamasıdır. Bu akide bütün insanları Allah'a ulaştıracak olan bir birliğin kurulmasına istihdaf eder. Hedef aldığı şey bütün insanların Sırat-ı Müstakiymin üzerinde olmasıdır. O Sırat-ı Müstakiym ki onları Allah'a ulaştırır. Öyleyse Allahû Teâla ile biz insanların arasındaki ilişkiye dikkatle bakalım. Bu ilişki mutlaka ruhumuzun Allah'a doğru yola çıkmasını gerektirir. Ve o noktaya ulaştığımız anda mutlaka tevhidin içindeyiz.

Ne zaman ruhumuz Allah'a doğru yola çıkar? Biz ne zaman mürşidimize ulaşırsak o gün ruhumuzun Allah'a doğru yola çıkması söz konusudur. İşte Nebe Suresi 38. âyet-i kerime bir tövbe merasiminden bahsediyor. Gökteki meleklerin saf saf indiği ve mürşidin sevap söylediği, halifenin de kişi olarak orada hazır bulunduğu bir merasim, tövbe merasimi. İşte bu merasimin sonundaki olayı da Nebe suresinin bir sonraki âyet-i kerimesi, 39. âyet-i kerimesi anlatıyor.
"Zalikel yevmül hakkı femen şae ittehaze ila Rabbihi meaba."

İşte O gün Hak günüdür, dileyen kişi kendisine Allah'a ulaştıran yolu yol ittihaz eder.

Allahû Teâla bir kelime daha kullanmış, "Meaba" sığınak, melce demek. Yani her kim bu Sırat-ı Müstakiyme Allah'a ulaştıran yola ulaşırsa o kişi mutlaka Allah'a ulaşacaktır. Ve mutlaka Allah O'na sığınak olacaktır, melce olacaktır. İşte bir insanın Allah'a ulaştıran yola vasıl olduğu nokta mürşidine ulaştıktan sonraki noktadır. Allahû Teâlanın irşad konusunda çok titiz davrandığını görüyoruz. Mutlaka herkesi Allah'a çağırıyor. Bundan 14 asır evvel bütün sahabe ve Peygamber Efendimiz (S.A.V) insanları Allah'a çağırıyorlardı. İşte Yusuf Suresinin 108. âyet-i kerimesi:
Ben ve bana tâbî olanların, bizim hepimizin görerek Allah'a çağırdığı yol işte budur. Bu Sırat-ı Müstakiymdir.
Allahû Teâlanın indinde bir olgu var. İnsanların bir olgusu. Allah'a çağırmak ve ulaşamayanların da Allah'a ulaşmasını temin etmek. İşte çağımızda da gene asıl hedefimiz bu olmalıdır. Herkes herkesi Allah'a çağırmalıdır.


ALLAH'A ULAŞMAK



Allah'a çağırmak yani Allah'a ulaşmaya ve O'na teslim olmaya çağırmak. İşte Zümer suresi 54. âyet-i kerime:
"Ve eniybü ilâ rabbiküm ve eslimü lehü min kablü en ye'tiyekümül azabe."

Üzerinize azab gelmeden önce Allah'a dönün, Allah'a ulaşın ve O'na teslim olun.

Demek ki Allah'a dönüşümüz ve Allah'a teslim oluşumuz açık bir şekilde emrolunmakta. Zaten bu husus üzerimize 9 defa farz kılınmıştır. Öyleyse birliğin sembolü Sırat-ı Müstakiymin üzerinde olmaktır. Sırat-ı Müstakiym bir yoldur dedik. Bir yol olduğuna göre bir gün bitecektir. Gerçekten öyledir. Seyr-i sulük bir gün tamamlanır ve 7 tane alemi geçer. Son alem varlıklar aleminin en üst noktası olan sidretül müntehadır. Bu kökleri yerde olmayan ağaç aşıldığı zaman (varlıklar aleminin en üst noktası aşıldığı zaman)ki sadece insan ruhu onu aşabilir, yokluğa geçer ve yoklukta Allah'ın zatına ulaşır. Allah yokluktadır. Allah'ın bir mekâna ihtiyacı yoktur. Allah zamandan da mekandan da münezzehtir. İşte insan ruhunun yoklukda Allah'a ulaşması söz konusudur. Allah'a kadar ulaştıran yol Sırat-ı Müstakiymdir. 7 tane gök katını aşan yol ise Tarik-i Müstakiym adını alıyor. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor.
"Ve lekad halekna fevkaküm seb'a teraika."

Andolsun ki üzerinize 7 tane yol yarattık.

1. yol 1. tarik zemin kattan 1. gök katına kadar ulaşır. 2. tarik 1. gök katından 2. gök katına ulaşır. Ve 3. kata kadar ulaştıran 3. tarik, 4. kata kadar ulaştıran 4. tarik, 5., 6., 7. katlara kadar ulaştıran 5., 6. ve 7. tariklerdir. Buradan sonra 7. katın 7 tane alemini geçen ve Allah'a kadar ulaşan bir ilave ile birlikte bu yolun tamamı Sırat-ı Müstakiym adını alır. Öyleyse biz insanları Allahû Tealâya ulaştıran bir yol var ve Allahû Tealâ hepimizi bu yolun üzerinde bulunmaya davet ediyor. Bu yol açık ve kesin bir yoldur. İnsan ruhunun yola çıktığı Allah'a ulaştığı yol.




ALLAH'IN SIRAT-I MÜSTAKİYMİ

ve
KEMÂLÂT


Peki ulaşma keyfiyeti tamamlandıktan sonra ne olacak. O zaman insanlar bu Sırat-ı Müstakiymi bitirmiş olacaklar, ama yeni bir Sırat-ı Müstakiym üzerinde olacaklar. Allah'ın Sırat-ı Müstakiyminin üzerinde. Nasıl bir Sırat-ı Müstakiym bu. Artık insanoğlu yükselmesini tamamlamıştır, ruhu vücudundan ayrılmış, 7 tane gök katını tırmanmış Allah'a kadar giden Sırat-ı Müstakiymi bitirmiş ve Allah'a ulaşmıştır. Bu noktadan itibaren yeni bir Sırat-ı Müstakiym söz konusudur. Bu Allah'ın Sırat-ı Müstakiymidir ki insanı yükseltmez. Artık insanın bir merhale kaydetmesi, irtifa kaydetmesi, yükselmesi söz konusu değildir. Bundan sonra kemal derecelerinde olgunlaşmak söz konusudur. Yani yücelmek söz konusudur. Kemalât söz konusudur. İşte yükselmekle, Allahû Tealâ'ya seyri sulük etmekle, kemalât sahibi olmak birbirinden farklı şeylerdir. Birincisi ruha göre fizik bir Sırat-ı Müstakiym üzerinde yükselmektir. Biliyorsunuz ki Sırat-ı Müstakiym emr alemini ifade eder. Ruhda emr aleminin varlıklarındandır. Ve Sırat-ı Müstakiym ruha göre fiziktir. İşte böylece bir yükselme ameliyesini tamamlayan insan ruhu yükselmesinin sonunda Allahû Tealâ'ya ulaşır. Böyle bir vasıl olma işlemi Allah'a ulaştıran Sırat-ı Müstakiymin tamamen aşılması anlamına gelir. Peki kişi Allah'a ulaştıktan sonra Sırat-ı Müstakiymden ayrılmış mıdır? Sırat-ı Müstakiymi tamamlamıştır ve Allah'ın Sırat-ı Müstakiymi (Sırat-ı Rabbikel Müstakiym=Senin Rabbinin Sırat-ı Müstakiymi) üzerindedir artık. Bu Sırat-ı Müstakiym onu yükseltmez. Çünkü yükselecek olan Sırat-ı Müstakiym sona ermiştir. Daha yukarıda başka bir yol yok. Ama Allah'ın Sırat-ı Müstakiymi fizik bir Sırat-ı Müstakiym değildir. Bir yükselmeyi ifade etmez, yücelmeyi ifade eden bir olgunlaştırma mekanizmasıdır, Kemalât mekanizmasıdır ki bu kemalâtı kişi ömrü boyunca hep yaşar. İnsanın kemal derecelerinde yücelmesi hiç bitmez. İşte bu kemalat kişiyi insanı Kâmil yapacaktır. Yani salihlerden biri olacaktır kişi ve bilindiği gibi insan ruhunun Allah'a ulaşması ile birlikte kişi evliya olur. Bu Sırat-ı Müstakiymin bittiğini ifade eder.Velâyet-in 7 tane kademesi Fena. Beka, Zühd, Teslim, Ulül elbab, İhlas ve Salâh makamlarının hepsinde o kişi artık bilinen Sırat-ı Müstakiymin üzerinde değildir. Allah'ın Sırat-ı Müstakiymi üzerindedir. İşte o Allahû Tealanın Sırat-ı Müstakiymi üzerinde olan bu kişi artık kemal derecelerinde olgunlaşmaktadır ve makamları birer birer geçecektir. Zikri de devamlı artacaktır ve daimi zikrin sahibi olacaktır. Öyleyse gene Sırat-ı Müstakiymin üzerindedir. Hep Sırat-ı Müstakiymin üzerindedir insanlar. İster Allah'a ulaştıran Sırat-ı Müstakiym olsun ister ondan sonraki kemal derecelerinde olgunlaştıran, kemalata erdiren Allah'ın Sırat-ı Müstakiymi üzerinde olsun ama kişi hep Sırat-ı Müstakiym üzerinde olacaktır. Allah'ın emri de budur. Bütün insanların Sırat-ı Müstakiymin üzerinde olmaları. İnsan mürşidine ulaşmadan ruhu Sırat-ı Müstakiyme de ulaşamaz. Öyleyse Allahû Teala'nın bu farz emrini yerine getirebilmek için, Sırat-ı Müstakiymin üzerinde bulunabilmek için, tevhid akidesine tâbî olan bir insan olabilmek için, tevhidin alanına giren, muhtevasına giren bir kul olabilmek için mutlaka insanoğlunun mürşidine ulaşması gerekiyor.




FIRKALARA TÂBî OLMAK


Eğer insanoğlu mürşidine ulaşamazsa Sırat-ı Müstakiymin üzerinde olamaz. O zaman tevhidin şartlarını yerine getiremez. Onun dışında kalır yani fırkalardan birine tâbî olur. Fırkalardan Sırat-ı Müstakiymin dışında birisine tâbî olmak neyi oluşturur? Eğer bir insan Sırat-ı Müstakiymin dışındaki fırkalardan birine tâbî ise Kur'an-ı Kerimimiz onun kurtuluşunun söz konusu olmadığını söylüyor. İşte Sebe suresi 20. âyet-i kerime Allahû Teala buyuruyor ki:
"Ve lekad saddaka aleyhim ibliysü zannehü fettebe'ûhü illâ feriykan minelmü'miniyn." Sebe-20
"Şeytan kıyamet günü insanlara olan vaadini yerine getirdi. Müminleri oluşturan bir fırka hariç bütün fırkalar şeytana kul oldular."

Şeytana kul olmaksa insanı mutlaka cehenneme götüren bir olgu bilindiği gibi. Kaç fırka olduğu soruluyor Peygamber Efendimiz (S.A.V)e O'da 73 fırka diye cevap veriyor. Demek ki fırka sayısı 73. İşte bu 73 fırkadan acaba Allahû Tealanın indinde kaç tanesi kurtulacak? Sadece bir tanesi. Müminleri oluşturan bir tek fırka. 73 fırkanın içinde demek ki vahdetin sahibi olan, birliğin sahibi olan bir tek fırka var, müminler. Öyleyse kimler bunlar? Biraz evvel söylediğimiz Enam suresinin 153. âyet-i kerimesinde Allahû Teala şöyle buyuruyor:
"Ve enne hâzâ sırâtıymüstekıy men fettebiûh, ve lâ tettebi'ûssübüle feteferreka biküm an sebiylih, zâliküm vassâküm bihî le'alleküm tettekuûn." En'am-153
İşte muhakkakki bu Sırat-ı Müstakiymdir. Ona tâbî olun. (O yolun üzerinde bulunun) diğer yollara (fırkalara) tâbî olmayın ki onlar sizi Allah'ın yolundan (Sırat-ı Müstakiymden) ayırırlar. İşte bu Allah'ın vasiyetidir (emridir) ki bununla (bu yolla) takva sahibi olasınız.

Öyleyse gene fırkalardan bahsediyor Allahû Teala. Yani ayrılıklardan birbirinden farklı yollardan... Her farklı yol, kim hangi yolda olursa olsun bir farklı yol söz konusuysa bunun Sırat-ı Müstakiym ile irtibatına dikkatle bakmak gerekir. Eğer insan A tarikatında değilde B tarikatindaysa, tasavvufun C kanadın da değilde F kanadındaysa netice değişmez. Bu kişi bulunduğu dergâhdan mutlaka Sırat-ı Müstakiyme ulaşacağı cihetle hiçbir şekilde Sırat-ı Müstakiymin dışında değildir.
Öyleyse bu kişi vahdet üzeredir. Ama eğer insanlar bu Allah'a ulaştıran sebillerin dışında herhangi bir fırkaya mensupsa o takdirde o kişinin Sırat-ı Müstakiymin üzerinde olması mümkün değildir. Öyleyse o Sırat-ı Müstakiymden sapmış bir kişidir. İşte o kişi vahdet üzere değildir. Öyleyse Allahû Tealanın emrettiği şey bütün insanların Sırat-ı Müstakiym üzerinde olmasıysa bu asıldır. Vahdetin ise temeli Sırat-ı Müstakiymin üzerinde olmaktır.
Öyleyse ne kadar çok tasavvuf camiası olursa olsun, ne kadar çok tarikat camiası olursa olsun bunların hepsi Sırat-ı Müstakiymin üzerindedir. Ve Sırat-ı Müstakiym üzerinde olan bu insanlar da vahdet akidesinin gerçek sahipleridir. Çünkü onlar 14 asır evvel yaşanan İslâmı yaşıyorlar. Bilindiği gibi 14 asır evvel bütün sahabe Sırat-ı Müstakiyme çağırıyorlardı.
"Kul hâzihî sebiyliy ed'û ilallahi alâ basıyretin ene ve menittebe'aniy." Yusuf-108
Habibim deki ben ve bana tabî olanların hepsinin, görerek Allah'a çağırdığımız yol işte bu yoldur (Sırat-ı Müstakiymdir).

TEBLİĞ

İMAM İSKENDER ALİ M İ H R

GİRİŞ

Dünyada ve Türkiye''de İslâm yaşanmıyor.
Bugün bütün dünyadaki İslâm ülkelerinde ve Türkiye''de İslâm yaşanmıyor.
Şeriat kaideleri ile yaşamak İslâmı yaşamak değildir. Çünkü şeriat eksiktir. Çünkü Kur''ân-ı Kerim''deki, insanı cennet mutluluğuna ve dünya mutluluğuna ulaştıran farzlar bugün uygulanmakta olan şeriatın muhtevasında yoktur. Bu sebeple şeriat uygulanan hiçbir İslâm ülkesinde İslâm yaşanmamaktadır.
"Biz İslâmın 5 şartını yerine getiriyoruz, öyleyse İslâmı yaşıyoruz" diyenler İslâmı yaşamıyorlar.
Türkiye''de "şeriat geri gelirse İslâmı ancak o zaman yaşarız" diyenler ise bugün yaşamadıkları gibi o zaman da İslâmı yaşayamazlar.
Çünkü...
Çünkü İslâm 14 asır evvel yaşandı. Peygamber Efendimiz SAV ve sahabe, sadece onlar...
İslâm deyince, Kur'ân-ı Kerîm'deki İslâm anlaşılıyorsa, bu İslâmı Sahabe yaşadı bir bütün olarak.
Çünkü onlar Kur'ân-ı Kerîm'in bütününe iman ettiler ve Kur'ân-ı Kerîm'in bütününü hayatlarına takbik ettiler, onu bütün safhalarıyla yaşadılar...
"Ha entüm ülâi tuhibbünehüm ve lâ yuhibbuneküm ve tü'minûne bilkitâbi küllih." Al-i İmran-119
Onlar size muhabbet duymazken (sizi sevmezken, size buğzederken) siz onlara muhabbet beslersiniz. Çünkü siz kitabın bütününe iman edersiniz...
Peki bugün bütün dünya müslümanları kitabın bütününe tabi oluyor mu, olmuyor mu?
Olmuyor. Hem de bütün hayatî konulardaki Kur'ân-ı Kerîm emirleri uygulanmıyor. Kur'ân-ı Kerîm'de bütün emirler var. Ama hayatî önem taşıyan emirler, sahabeyi İslâm yapan emirler, onlar tatbik edilmezse, insanın İslâm olması mümkün olmayan emirler, tatbik edilmiyor...
Yok edilmiş, bütün dünya müslümanlarının hayatlarından koparılmış...
O emirlerki insanları mutlaka cennet ve dünya saadetine sadece onlar ulaştırabilir.
Bir ihanetle karşı karşıyayız! 14 Asırda safha, safha tamamlanan bir ihanetin son safhasındayız.
Kimse de vaziyetin vahametinin farkında değil...

II
İSLÂMDAN NELER KOPMUŞTUR?

Diyanet Teşkilatının üst düzeyini Teşkil edenler, Türkiye'de 14 asır evvel yaşanan İslâmın yaşanmasına bilmeden engel oluyorsunuz.
İslâmın yaşanması deyince şeriatı kasdetmiyorum. Bugün şeriatın tatbik edildiği ülkelerde de İslâm yaşanmıyor. Kur'ân' daki İslâm yaşanmıyor. Sahabeyi mutluluğa ulaştıran ve "Asrı Saadet" olarak zamana damgasını vuran, 14 asır evvelki İslâm yaşanmıyor.
Neden yaşanmadığını farketseydiniz, ayni saflarda olurduk.
İddia ediyoruzki,
İslâmdan Sahabeyi, sahabe yapan büyük parçalar kopmuştur ve sizler bu kopan parçalardan haberdar değilsiniz.
Neler kopmuştur İslâmdan:

1- KUR'ÂN KAVRAMLARI İSLÂMDAN KOPMUŞTUR
Kavramlar Kur'ân-ı Kerîm'deki asıl anlamları yok edilerek hiç bir hedefe ulaşmayan yuvarlak lâflara dönüştürülmek suretiyle İslâmdan KAVRAMLAR koparılmıştır.
1- Mü'min olma
2- Hidayet - Dalalet
3- Sırat-ı Mustakıym
4- Takva sahibi olmak
5- Teslim
6- Zikir ve ehlizikir
7- Zühd
8- İhlas
9- Ulul elbab
10- Tezkiye
11- Tasfiye
12- Resul
13- Mürşid
14- Amilüssalihat
15- Birr
16- Abd ve Abid
17- İrfan
18- Hikmet
19- Tövbe ve Mağfiret

2- KUR'ÂN HAKİKATLERİ İSLÂMDAN KOPMUŞTUR
Kur'ân-ı Kerîm'deki hakikatlere tamamen ters olan yanlış zanlar İslâma yerleşmiştir ve Kur'ân-ı Ker'îm'in hakikatleri İslâmdan koparılmıştır: Bu yanlış zanların bir kısmı aşağıdadır:
1- Allah Peygamberlerden başkasına ayet indirmez.
2- Resullerin hepsi Peygamberdir, hem de kendilerine kitap verilen Peygamberlerdir.
3- Nebiler kendilerine kitap verilmeyen Peygamberlerdir.
4- Mürşid denen Allah'a ulaştırmakla vazifeli kimse yoktur.
5- Allah'la kul arasına kimse giremez.
6- Allah Peygamberlerden başkasına vahyetmez. Vahiy Hatemül Enbiya olan Peygamber Efendimiz SAV'den sonra kesilmiştir.
7- Ruh vücuttan çıkarsa kişi ölür. Bu sebeple ölmeden evvel ruhun Allah'a ulaşması diye bir şey yoktur.
8- Dünyada rahat yoktur.
9- Dinde zorlama vardır.
10- Mürşide ulaşmak farz değildir. Mürşidsiz de cennete girilebilir.
11- Allah görülemez.
12- Allah'a ulaşılamaz.
13- Cehennemde bir süre cezalandırıldıktan sonra inananlar muhakkak cennete girer.
14- Şekil şartlarına tamamen riayet etmeyenlerin namazı kabul olunmaz.
15- Tecvide veya harflerin mahreçlerinden çıkması gereken telaffuzuna uymayan kıraatler kabul olunmaz.
16- Ircı-i emri bir ölüm emridir.
17- Allah'ın rahmet ve fazlının (nurlarının) nefsin kalbine yerleşmesiyle oluşacak tarzda nefs tezkiyesi yoktur.
18- Hidayette doğru yoldur, Sırat-ı Mustakıym de doğru yoldur.
19- Lâ ilahe illallah diyen cennete girer.

3- İSLÂMDAN FARZLAR KOPMUŞTUR

a- İnsanı cennet saadetine ulaştıracak farzlar:
1- Ruhun, Allah'a ölümden evvel ulaşması konusunda verdiği MİSAK (9 defa farz)
2- Nefsin Allah'a tezkiye olmak konusunda verdiği YEMİN (3 defa farz)
3- Fizik vücudun Allah'a, şeytana kul olmaktan kurtulup Allah'a kul olmak konusunda verdiği AHD (3 defa farz)
b- Cennet saadetine, dünya saadetini de ekleyecek farzlar:
4- İRŞAD
5- DAİMİ ZİKİR
6- TESLİM
c- Diğer Farzlar
7- Mürşide ulaşmak
8- Sırat-ı Mustakiyme ulaşmak
9- Takva sahibi olmak
10- Seyyiate salihatla mukabele etmek
11- Tövbe-i Nasuh

4- KUR'ÂN–I KERÎM'İN EN HAYATÎ SURESİ'NİN TATBİKATI İSLÂMDAN KOPMUŞTUR.
12- VEL-ASR Sûresindeki 4 tane 7'li basamak
a- Amenu olmak (ilk 7 basamak)
b- Amilussalihata (nefs tezkiyesi) başlamak (2'nci 7 basamak)
c- Hakkı tavsiye etmek (3'üncü 7 basamak)
d- Sabrı tavsiye etmek (4'üncü 7 basamak)
VEL ASR sûresi bir insanı sıfır noktasından alarak, Peygamberlerle birlikte haşredileceği 28'inci SALÂH basamağına ulaştıran, İNSANI KÂMİL OLMA vetiresi'dir. Zamanımıza gelinceye kadar bu sûrenin 28 basamağı da İslâmdan koparılmıştır.

5- İslâmdan MUTLULUK MESAJI kopmuştur.
Allah'ın bütün insanlara farz kıldığı cennet ve dünya mutluluğu artık islâmda mevcut değildir.
Bilinizki Allah insanlardan tekbir şey ister: İNSANLARIN HEPSİNİN MUTLU OLMASINI.
Kur'ân-ı Kerîm aslında,
a - Bir saadet davetiyesidir.
b - Bir saadet taahhütnamesidir.
c - Bir saadet reçetesidir.
Bugün Kur'ân-ı Kerîmin bu temel mesajları artık İslâm kültüründe mevcut değildir.
Artık İslâm yabancıları cezbetmeyen sönmüş bir GÜNEŞ gibidir. Ama GÜNEŞ yeniden doğmak üzeredir...
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın üst seviyeli staf personeli, sayın YAZICIOĞLU zamanındaki 3 günlük semineri, ve 2 aylık semineri engellemeseydi, bu gerçeklerin hepsini hepiniz bilecektiniz.
Ama şimdi bilmiyorsunuz.
İslâmdan neler koptuğunu, kavramların nasıl saptırıldığını, İslâmın mutluluk mesajını ve şeytanın tuzaklarını, kısaca 14 asır evvel yaşanan gerçek İslâmı sizlere bütünüyle sadece biz anlatabiliriz. Ekteki 51 kasedimizle...
İnceleyin öğreneceksiniz...
Eğer yukardaki farzlar İslâm'dan kopmuşsa ve bizler onları yeniden hayata geçirmeye çalışıyorsak... Ve de Diyanet İşleri Başkanlığı yetkilileri de bize mani olmaya çalışıyorlarsa, 14 asır evvelki İslâmın yaşanmasına mani olmuyorlar mı?
Ne dersiniz sevgili okuyucular?














--------------------------------------------------------------------------------

Şâbi'nin, Fatıma Bintu Kays radıyallahu anhâ'dan nakline göre Fatıma şöyle anlatmıştır: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Temimu'd-Dâri hıristiyan bir kimse idi. Gelip biat etti ve müslüman oldu. O, benim Mesih Deccâl'den anlattığıma uygun olan bir rivayette bulundu. Bana anlattığına göre, Temim, bir gemiye binip denize açılmıştır. Yanında Lahm ve Cüzâm kabilelerinden otuz kişi vardı. (Hava şartları iyi olmadığı için) onlarla denizin dalgaları bir ay kadar oynadı. Sonunda güneşin battığı esnada denizde bir adaya yanaştılar. Geminin kayıklarına binerek adaya çıktılar. Derken karşılarına çok tüylü kıllı bir hayvan çıktı. Bunlar, tüylerinin çokluğundan hayvanın baş tarafı neresi, arka tarafı neresi anlayamadılar. (Şaşkın şaşkın

"Sen necisin, neyin nesisin?" dediler. O cevap verdi:

"Ben cessâseyim!"

"Cessase nedir?" denildi.

"Ey cemaat! Şu mannastıra kadar gelin! İçinde bir adam var, o sizin haberinize müştaktır!" dedi. O, böylece bir adamdan söz edince, biz onun bir şeytan olmasından korktuk. Hemen koşarak manastıra girdik. İçeride bir adam vardı; hilkatçe gördüklerimizin en irisiydi ve elleri boynuna, dizlerinden topuklarına demirle sıkı şekilde bağlanmıştı.

"Vah sana! Kimsin sen?" dedik.

"Benim haberimi alabilmişsiniz. Şimdi siz kimsiniz, bana söyleyin!" dedi. Arkadaşlarım:

"Biz bir grup Arabız. Bir gemideydik, denizin coşkun bir anına rastladık. Dalgalar bizi bir ay oynatıp oyaladı. Sonra şu adaya yaklaştık, sandallara binip adaya çıktık. Tüylü ve çok kıllı bir hayvanla karşılaştık. Tüyünün çokluğundan başı ne taraf, arkası ne taraf anlayamadık. "Vah sana, nesin sen" dedik.

"Ben cessâseyim!" dedi. Biz: "Cessase de ne?" dedik.

"Manastırdaki şu adama gelin, o sizin haberinize pek müştaktır!" dedi. Biz de koşarak sana geldik. Biz onun bir şeytan olmadığından emin olmadığımız için korktuk" dedik. Adam:

"Bana Beysân hurmalığından haber verin!" dedi. Biz:

"Onun neyinden haber soruyorsun?" dedik.

"Ben onun ağacından soruyorum, meyve veriyor mu?" dedi.

"Evet!" dedik.

"Öyleyse meyve vermeme zamanı yakındır!" dedi.

"Bana Taberiye gölünden haber verin!" dedi.

"Onun nesinden haber istiyorsun?" dedik.

"Onun suyunun çekilmesi yakındır!" dedi.

"Bana Zuğer gözesinden haber verin!" dedi.

"Sen onun neyinden haber istiyorsun?" dedik.

"Gözede su var mıdır? Orada su var mıdır?" dedi.

"Evet, onun çok suyu vardır! Sahipleri onun suyu ile ziraat yapıyorlar!" dedik.

"Ümmilerin peygamberinden bana haber verin? O ne yaptı?" dedi.

"O Mekke'den çıkıp Yesrib'e (Medine'ye) yerleşti" dedik.

"Araplar O'nunla mukâtele etti mi?" dedi. Biz:

"Evet!" dedik.

"Onlara karşı ne yaptı?" dedi. Biz de, (onu ezmek için) peşine düşen Araplara galebe çaldığını, Arapların kendisine itaat ettiklerini haber verdik. (O da bize

"Bu, onların itaat etmeleri, kendileri için daha hayırlıdır. Ben şimdi size kendimi tanıtayım: Ben Mesih Deccâl'im. Çıkış için bana izin verilme zamanı yakındır. O zaman çıkıp yeryüzünde dolaşacağım. Kırk gün içinde uğramadığım karye (köy) kalmayacak. Mekke ile Taybe (Medine) hariç. Bu iki şehir bana haramdır. Onlardan birine her ne vakit girmek istersem, elinde yalın kılıç bir melek beni karşılar, benim oraya girmeme mani olur. Onların her bir geçidinde bir melek vardır, onları korur!" dedi." Sonra Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm çubuğuyla minbere dürterek:

"Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Ben bunu size anlattım değil mi?" buyurdular. Halk da: "Evet!" diye karşılık verdi. bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm:

"Temimi'd-Dâri'nin rivayetinin benim size ondan (Mesih Deccâl'dan) Mekke ve Medine'den anlattığıma muvafık düşmesi hoşuma gitti. Bilesiniz O Şam denizinde veya Yemen denizindedir. Hayır doğu tarafındandır. Evet o doğu tarafından zuhur edecektir. O doğu tarafından zuhur edecektir!" buyurdu ve eliyle doğu tarafına işaret etti."

002.jpg

ayetli-resim.jpg

Hz.MUHAMMED (S.A.V)'İN VEDA HUTBESİ

Peygamberimiz Hz. Muhammet (s.a.s.) Vedâ haccında, 9 Zilhicce Cuma günü zevâlden sonra Kasvâ adlı devesi üzerinde, Arafat Vâdisi'nin ortasında 124 bin Müslümanın şahsında bütün insanlığa şöyle hitabetti.

"Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım isteriz. Allah kime hidâyet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki; Allah'dan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür (413/1)

Ey Nâs! Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha berâber olamayacağım.

İnsanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay, bu şehriniz Mekke nasıl kutsal bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, nâmus ve şerefiniz de öylece mukaddestir; her türlü tecâvüzden masûndur.(413/2)

Ashâbım! Yarın rabbınıza kavuşacaksınız. Bugünkü her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız.(413/3) Bu vasiyyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsinler. Olabilir ki, bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak hıfzetmiş olur. (414)

Ashâbım! Kimin yanında bir emânet varsa, onu sâhibine versin . Fâizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Fakat aldığınız borcun aslını ödemek gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle bundan böyle fâizcilik yasaktır. Câhiliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de Abdülmuttalib'in oğlu amcam Abbas'ın fâiz alacağıdır. (415/1)

Ashâbım! Câhiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası, Abdülmüttalib'in torunu (amcalarımdan Hâris'in oğlu) Rabîanın kan davasıdır(415/2)

Ey Nâs! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın emâneti olarak aldınız. Onların nâmus ve ismetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki haklarınız, âile nâmusu ve şerefinizi kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer onlar sizden izinsiz râzı olmadığnız kimseleri âile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe dövüp korkutabilirsiniz. Kadınların sizin üzerinizdeki hakları ise, örfe göre her türlü (meşru ihtiyaçlarını), yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir. (416)

Mü'minler! Size iki emânet bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. Bu emânetler, Allah'ın kitabı Kur'ân ve O'nun Peygamberinin sünnetidir. (417)

Ey Nâs! Devâmlı dönmekte olan zaman, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü duruma dönmüştür. Bir yıl, l2 aydır. bunlardan 4'ü Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep hürmetli aylardır.(418)

Ashâbım! Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden nüfûz ve saltanatını kurma gücünü ebedî olarak kaybetmiştir. Fakat size yasakladığım bu şeyler dışında, küçük gördüğünüz şeylerde ona uyarsanız, bu da onu sevindirir. ona cesâret verir. Dininizi korumak için bunlardan da uzak kalınız. (419)

Mü'minler! Sözümü iyi dinleyin, iyi belleyin. Rabbınız birdir, babanız birdir. Hepiniz Âdem'densiniz, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Hiç kimsenin başkaları üzerinde soy sop üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük, ancak takvâ iledir.(420) Müslüman müslümanın kardeşidir. Böylece bütün müslümanlar kardeştir. Gönül hoşluğu ile kendisi vermedikçe, başkasının hakkına el uzatmak helâl değildir. Ashabım! Nefsinize de zulmetmeyin. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır. Bu nasihatlarımı burada bulunanlar, bulunmayanlara tebliğ etsinler.(421)

Ey Nâs! Cenâb-ı Hak Kur'an da her hak sahibine hakkını vermiştir. Mirâsçı için ayrıca vasiyyet etmeye gerek yoktur. (422)Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa, ona âittir. Zina eden için ise mahrûmiyet vardır. Babasından başkasına soy (neseb) iddiâsına kalkışan soysuz, yahut efendisinden başkasına intisâba yeltenen nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lânetine ve bütün müslümanların ilencine uğrasın. Cenâb-ı Hak böylesi insanların ne tevbelerini ne de adâlet ve şâhitliklerini kabûl eder.(423)

Ashabım! Alllah'tan korkun, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, malınızın zekatını verin, âmirlerinize itaat edin. Böylece Rabbınızın Cennetine girersiniz.(424)

Ey Nâs! Yarın beni sizden soracaklar, ne dersiniz? Ashâbı kiram:
- Allah'ın dinini teblîg ettin, vazîfeni hakkıyla yaptın, bize nasihat ve vasiyette bulundun, diye şehadet ederiz, dediler. Rasûlüllah (s.a.s.) mübarek şehâdet parmağını göğe doğru kaldırdı, cemâat üzerine çevirip indirdikten sonra üç defa:

- Şâhid ol Yâ Rab! Şâhid ol Yâ Rab! Şâhid ol Yâ Rab! buyurdu"

55.gif

--------------------------------------------------------------------------------

ŞEYTANIN HİLELERİ
Muhyiddin’i Arabî

Bu cep kitabı, Muhyiddin-i Arabi'nin "Seceret'ül Kevn" adlı eserinden iktibas edilmiştir.
Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun... Salat ve selam, efendimiz Emin Peygamber Muhammed'e... Sonra, onun ak aline... ve ashabının tümüne olsun.

İbn-i Abbas (r.a.) Hz.'inden naklen Mu-az b. Cebel rivayet ediyor

- Bir gün Resülullah (s.a.v.) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık... Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada, dışarıdan bir ses geldi;

- Ev sahibi... İçerdekiler.. Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var. Görülecek bir işim var.

Bunun üzerine, herkes Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük oydu... izin ondan çıkacaktı. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, duruma vakıf oldu ve:

- "Bu seslenen kimdir, bilirmisiniz?.." Buyurdu... Biz hep birden şöyle dedik:

- En iyi bilen Allah ve Resulüdür. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

- "O, laîn İblistir. -Şeytandır-. Allah'ın laneti onun üzerine olsun..."

Buyurunca; hemen Hz. Ömer:

- Ya Resülullah, bana izin veriniz onu öldüreyim.

Dedi... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:

- "Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir.. Öldürmeyi bırak."

Sonra şöyle buyurdu:

- "Kapıyı ona açın gelsin... O, buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz..."

* * *

Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani Ravi'den. Şöyle anlattı:

- Kapıyı ona açtılar, içeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki, şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu.

Sonra, selam verdi, onun bu selamına Resulullah (s.a.v.) Efendimiz şu mukabelede bulundu:

- "Selam Allah'ındır ya laîn..."

Sonra ona şöyle buyurdu:

- "Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş?"

Şeytan şöyle anlattı:

- Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:

- "Nedir o mecburiyet?" Şeytan anlattı:

- İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki:

- Allah-ü Teala sana emir veriyor: Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl al*dattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o; sana ne sorarsa doğrusunu di*yeceksin.

Sonra... Allah-ü Teala buyurdu ki:

- Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen... seni kül ederim; rüzgar savurur.. Düşmanların önünde, seni rüsvay ederim.

İşte... böyle; ya Muhammed, o emir üzerine sana geldim.

Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düş*manlarım benimle eğlenecek. Şu muhak*kak ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.

* * *

Bundan sonra, Resüiullah (s.a.v.) Efen*dimiz şöyle sordu:

- "Madem ki, sözlerinde doğru olacak*sın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?"

Şeytan şu cevabı verdi:

- Sensin, ya Muhammed... Allah'ın ya*rattıkları arasında senden daha çok sevme*diğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki? Resulullah (s.a.v.) Efendimiz sordu:

- "Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?.." Şeytan anlattı:

- Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir.

Bundan sonra, sual cevap aşağıdaki şe*kilde devam etti. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu; şeytan anlattı:

- "Sonra kimi sevmezsin?"

- Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli iş*lerden sakınan alimi...

-"Sonra?.."

- Temizlik işinde... yıkadığı yerleri üç defa yıkamaya devam eden kimseyi.

-"Sonra?.."

- Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz... Halinden şikayet et*mez.

- "Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu ne*reden bilirsin?.."

Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu

sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı, onun sabrını; halinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.

- "Sonra kim?.."

- Şükreden zengin.

- "Peki, ama o zenginin şükreden oldu*ğunu nasıl anlarsın?.."

- Onu görürsem ki, aldığını helal yol*dan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki:

O şükreden bir zengindir.

* * *

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sor*du:

- "Peki, ümmetim namaza kalkınca, se*nin halin nice olur?.."

- Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim.

- "Neden böyle olursun; ya laîn?.."

- Çünkü bir kul, Allah için secde edince bir derece yükselir.

- "Peki, ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?.."

- O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar.

- "Peki, ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?.."

- O zaman da, çıldırırım.

- "Peki, ya Kuran okudukları zaman nasıl olursun?.."

- O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eri*yen bir kurşun gibi eririm.

- "Peki, ya sadaka verdikleri zaman ha*lin nasıldır?.."

- Ha, işte... o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu:

- "Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Eba mürre?"

Bunun üzerine İblis:

- Onu da anlatayım...

Dedikten sonra anlatmaya başladı:

- Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki:

1- Allah-ü Teala, sadaka verenin malına ihsan eyler.

2- O sadaka, veren kimseyi halkına sev*dirir.

3- Allah-ü Teala, onun verdiği sadakayı, cehennemle arasında bir perde yapar.

4- Allah-ü Teala, belayı, sıkıntıyı ve ah*ları ondan defeder.

* * *

Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efen*dimiz ashabı hakkında ona bazı sorular sor*du:

- "Ebubekir için ne dersin?.." İblis buna şu cevabı verdi:

- O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam’a girdikten sonra nasıl bana itaat eder?

- "Peki, Ömer b. Hattab için ne der*sin?.."

İblis buna da şu cevabı verdi:

- Allah'a yemin ederim ki, her gördü*ğüm yerde ondan kaçtım.

- "Peki Osman b. Affan için ne dersin?.."

- Ondan utanırım... hem de çok... Na*sıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan uta*nırlar. ..

- "Peki, Ali b. Ebutalib için ne dersin..."İblis onun için de şöyle dedi:

- Ah, onun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa; ben de kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam... Ben onu bırakırım; ama o beni bırakmaz.

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği ce*vaplar da kısmen bittikten sonra, şöyle buyurdu:

- "Ümmetime saadet ihsan eden; seni de taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Al*lah'a hamd olsun."

Resülullah (s.a.v.) Efendimiz o cümlesini duyan laîn İblis şöyle dedi:

- Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldık*ça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın?..

Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler, beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki:

Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini... Ümmilerini ve okumuşlarını... Facirlerini ve abidlerini... Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz.

Fakat... Allah'ın halis kullarını... Evet, bunları azdıramam.

Bunun üzerine Resülullah (s.a.v.) Efen*dimiz sordu:

- "Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir?.."

Bu suale İblis şu cevabı verdi:

- Bilmez misin? ya Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever... O Allah için bir ihlasa sahip değildir.

Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medh edilmekten hoşlanmaz... bilirim ki o: İhlas sahi*bidir... Hemen onu bırakır kaçarım.

Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği süre, kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müd*det, o size vasfım yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir.

Bilmez misin ki; mal sevgisi, büyük gü*nahların en büyüğüdür.

Bilmez misin ki; ya Muhammed, baş ol*ma sevgisi yine büyük günahların en büyük*leri arasındadır.

İblis, anlatmaya devam etti:

- Ya Muhammed, bilmez misin?.. Be*nim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra... o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır.

Onların bir kısmını ulemaya gönderdim.

Bir kısmını gençlere yolladım.

Bir kısmını da, meşayiha saldım.

Bir kısmını da, ihtiyar kadınlara musal*lat ettim.

Gençlere gelince; aramızda hiçbir anlaş*mazlık yoldur. Onlarla gayet iyi geçiniriz.

Çocuklara gelince... onlarla da, bizim*kiler istedikleri gibi birlikte oynarlar.

Bizimkilerin bir kısmını da, abidlerin ba*şına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin.

Onlar, bunların yanına girer; halden ha*le sokarlar. Bir tepeden öbürüne... hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki; baş*larlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye...

İşte... böylece, onlardan ihlası alırım... Onlar, bu haller ile, yaptıkları ibadeti, ihlassız yaparlar gayrı... Ama, bu hallerinin farkında olamazlar.

İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi;

- Bilmez misin, ya Muhammed, Rahip Barsisa; tam yetmiş yıl ihlas ile Allah'a iba*det etti.

Bu ibadetleri sonunda, ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki: Her dua ettiği hasta, duası bereketi ile şifayap oluyordu.

Onun peşine takıldım; hiç bırakma*dım... Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küf*re girdi.

Bu o kimsedir ki; Allah-ü Teala aziz kitabında, ona şöyle anlatır:

- "... Şeytanın hali gibidir ki; o insana:

-Kafir ol...

Dedi. Vaktaki o kafir oldu; bu defa ona şöyle dedi:

- Ben, senden uzağım... Ben alemlerin

Rabbi olan Allah'tan korkarım." (59/16).

* * *

İblis, bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden na*sıl istifade ettiğini anlattı...

YALAN:

- Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim.

Her kim yalan söylerse... o benim dos*tumdur.

Her kim yalan yere yemin ederse... o da benim sevgilimdir.

Bilmez misin ya Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim.

- "Muhakkak, ben size nasihat edi*yorum." (7/16).

Dedim... Bunu yaparım; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir.

GIYBET- KOĞUCULUK:

Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da, benim meyvelerim ve şenliğimdir.

NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK:

- Her kim, talak üzerine yemin eder*se... günahkar olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun. İsterse doğru bir şey üzerine olsun.

Her kim, talakı ağzına alırsa... taa, ha*kikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile, kıyamete kadar meydana getirecekleri çocuklar, hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden, hepsi cehenneme girer.

NAMAZ:

- Ya Muhammed, namazı an bean tehir edene gelince... onu da anlatayım.

O, her ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm.

Derim ki:

- Henüz vakit var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın.

Böylece o: Vaktinin dışında namazını kılar... Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır.

Şayet o kimse, beni mağlup ederse... ona insan şeytanlanndan birini yollarım... Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alı koyar.

O, bunda da, beni mağlup ederse... bu sefer onun hesabını namazından görmeye bakarım. O namazın içinde iken:

- Sağa bak... sola bak...

Derim... O da, bakar... O ki böyle yap*tı... yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona:

— Sen, ebedi yaramaz bir iş yaptın.

Derim ve böylece onun huzurunu boza*rım.

Sen de bilirsin ki ya Muhammed, her kim namazda sağa ve sola çokça bakarsa, Allah onun namazını kabul etmez.

Bunda da ona mağlup olursam. Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına gide*rim. Ve ona: Çabuk namaz kılmasını emre*derim. O da, başlar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun, gagası ile, yerden bir şeyler topladığı gibi...

Bu işi, ona yaptırmakta da, başarı kaza*namazsam; bu sefer cemaatle namaz kılar*ken onun yanma varırım.

Orada onun başına bir gem takarım... Başını imamdan evvel secdeden ve rukû'dan kaldırırım... İmamdan evvel de, secde ve rukû yaptırırım.

işte... o böyle yaptığı için, kıyamet gü*nü Allah onun başını eşek başına çevirir.

O kimse, bunda da beni yenerse... Bu defa, ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o: Beni teşbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam.

Bunda da, ona mağlup olursam. Bu se*fer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince, o esnemeye başlar.

Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa... onun içine küçük bir şey*tan girer, dünya hırsını ve dünyevî bağlarını çoğaltır.

İşte... bundan sonra o kimse: Hep bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Dediklerimizi

yapar.

* * *

Şeytan bundan sonra, konuşmasına de*vam etti:

- Sen, ümmetin hangi saadetinden fe*rah duyarsın ki?..

Ben onlara, ne tuzaklar kurarım... ne tuzaklar.

Miskinlerine, çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrede*rim. Ve onlara derim ki:

- Namaz size göre değil... O, Allah'ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir.

Sonra da hastalara giderim:

- Namaz kılmayı bırak. Derim... Çünkü Allah-ü Teala:

- "Hastalara zorluk yok..." (24/61)

Buyurdu... İyi olduğun zaman çokça kı*larsın. Ve böylece o, namazını bırakır. Hat*ta küfre de gidebilir.

Şayet o, hastalığında namazını terk ederek ölüp giderse... Allah'ın huzuruna çıkarken, .Allah-ü Teala'yı öfkeli bulur.

Sonra şöyle dedi:

-Ya Muhammed, eğer bu sözlerime yalan kattımsa, beni akrep soksun... Sonra... eğer yalan varsa... Allah (CC) beni kül eylesin.

İblis bundan sonra, konuşmalarına de*vam etti ve şöyle dedi:

-Ya Muhammed, sen ümmetin için fe*rah mı duyuyorsun? Halbuki ben onların al*tıda birini dininden çıkardım.

* * *

Bundan sonra... Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ona, yani İblis'e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi:

- Ya laîn, senin oturma arkadaşın kim?"

- Faiz yiyen.

- "Dostun kim?"

- Zina eden.

- "Yatak arkadaşın kim?"

- Sarhoş.

- "Misafirin kim?"

- Hırsız.

- "Elçin kim?"

- Sihirbazlar.

- "Gözünün nuru nedir?"

- Karı boşamak.

- "Sevgilin kim?

- Cuma namazını bırakanlar.

* * *

Resulullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu:

- "Ya laîn, senin kalbini ne kırar?"

- Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi...

- "Peki, senin cismini ne eritir?"

- Tevbe edenlerin tevbesi.

"Peki, ciğerini ne parçalar, ne çürütür?"

- Gece ve gündüz, Allah'a yapılan bol bol istiğfar.

- "Peki, yüzünü ne buruşturur?"

- Gizli sadaka.

- "Peki, gözlerini kör eden nedir?"

- Gece namazı.

- "Peki, başını eğdiren nedir?

- Çokça kılınan cemaatle namaz.

* * *

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöyle sordu:

- "Sana göre insanların en saadetlisi kimdir?"

- Namazlarını bilerek kasten bırakan*lar.

- "Peki, sana göre insanların en şakisi kim?"

- Cimriler.

- "Peki, seni işinden ne alı koyar?"

- Ulema meclisleri.

- "Peki, yemeğini nasıl yersin?"

- Sol elimle parmaklarımın ucu ile.

- "Peki, sam yeli estiği zaman ve ortalı*ğı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?"

- İnsanların tırnakları arasında.

* * *

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra, bir başka mevzuu sordu. İblis de ce*vap verdi.

- "Rabbinden neler talep ettin?"

- On şey talep ettim.

- "Nedir onlar, ya laîn?"

- Şunlardır:

1- Allah'tan diledim ki, beni adem-oğullarının malına ve evladına ortak ede... Bu, ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu:

- "Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara en çok gurur vaad eder..." (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir.

Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim faiz ve haram karışan yemekten de yerim.

Şeytandan Allah'a sığınılmayan malın da ortağıyım.

Cinsi münasebet anında; Allah'a şey*tandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim... Ve o birleşmeden hasıl olan çocuk, bize itaat eder. Sözümüzü dinler.

Her kim hayvana binerken, helal yola gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim. Yol arka*daşı ve binek arkadaşı olurum.

Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir. Allah-ü Teala bana şu emri verdi:

- "Onlar üzerine süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkart..." (17/64)

2- Allah-ü Teala'dan diledim ki: Bana bir ev vere... Bu dilediğim üzerine hamam*ları bana ev olarak verdi.

3- Diledim ki; bana bir mescid vere. Pa*zar yerlerine bana birer mescid yaptı.

4- Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı yap*tı.

5- İstedim ki; benim için bir ezan vere. Mezmurları verdi.

6- Diledim ki; bana bir yatak arkadaşı vere... Sarhoşları verdi,

7- Diledim ki; bana yardımcılar vere... Bunun için de kaderiye mensuplarını verdi.

8- İstedim ki; bana kardeşler vere. Mal*larını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayet-i Kerime ile sabittir:

- "O kimseler ki; mallarını boş yere har*carlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlar*dır..." (17/27)

Bir ara Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:

- "Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabın*daki ayetlerle isbat etmeseydin. Seni tasdik etmezdim."

Bundan sonra İblis devam etti:

9- Ya Muhammed, Allah'tan diledim ki, ademoğullarını ben göreyim; ama onlar be*ni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine ge*tirdi.

10- Diledim ki; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa... Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp gide*rim... gezerim... hem nasıl istersem...

Bütün bu isteklerimi verdi.

- Hepsi sana verildi.

Buyurdu... Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra... Şunu da ekleyelim ki; benimle beraber olanlar, seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte... böylece kıyamete kadar, ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar.

Bundan sona İblis şöyle anlattı:

- Benim bir oğlum vardır... Adı: ATEME'dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa... gider; onun kulağına bevl eder... Eğer böyle olmasaydı; imkan yok, in*sanlar, namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı.

Benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da; MÜTEKAZİ'dir... Bunun vazifesi de; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır.

Mesela: Bir kul, gizli bir taat işlerse... ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa... MÜTEKAZÎ onu dürter... En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya mu*vaffak olur. Böylece: Allah-ü Teala o amel sahibinin yüz sevabının doksan dokuzunu imha eder... biri kalır. Çünkü, bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir.

Sonra... benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da KÜHAYL'dir. Bunun işi de insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa, ulema meclisinde ve ha*tip hutbe okurken.' Bu sürme onların gözüne çekildi mi uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitemezler. Böylece hiç sevap alamazlar.

Bundan sonra İblis şöyle anlattı:

- Hangi kadın olursa olsun... Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra... her kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur... Ve onu, bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela:

- Elini kolunu dışarı çıkar; göster. Der... O da, bu emri tutar... Elini, kolu*nu açar, gösterir. Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar.

iblis, bundan sonra Resûlullah (s.a.v.) Efendimize kendi durumunu anlatmaya başladı:

- Ya Muhammed, bir kimseyi delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur.

Ben, ancak vesvese veririm ve bir şeyi güzel gösteririm... o kadar.

Eğer delalete sürüklemek elimde olsay*dı; yeryüzünde:

- Allah'tan başka ilah yoktur ve Mu*hammed Allah'ın resulüdür.

Diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kı*lanı hiç bırakmazdım. Hepsini dalalete düşürürdüm. Nasıl ki, senin elinde de, hidayet nevin*den bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın resûlüsün. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı; yeryüzün*de tek kafir bırakmazdın.

Sen, Allah'ın halkı üzerinde bir huccet*sin... ben de, kendisi için ezelde şekavey yazılan kimselere bir sebebim.

Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da, yine ana karnında iken şakidir.

Saadet ehli kılan Allah... Şekavet ehli kılan da Allah.

Bundan sonra... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu:

- "Bunlar, taa, sonuna kadar böyle de*ğişik şekilde devam edecek... Ancak Rabbın esirgedikleri hariç..." (11/119)

- "Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir..." (33/38)

Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efen*dimiz, İblis'e şöyle buyurdu:

- "Ya Ebamürre, acaba senin bir tevbe etmen ve Allah'a dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum... Söz veririm..."

Bunun üzerine İblis şöyle dedi:

- Ya Resûlullah, iş verilen hükme göre oldu... Kararı yazan kalem de kurudu... Kıyamete kadar olacak işler olacaktır.

Seni peygamberlerin efendisi kılan, cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah'tır. Ve o: Bütün noksan sıfatlardan münezzeh*tir.

Ve İblis, cümlelerini şöyle tamamladı:

- İşte... bu söylediklerim, sana son sözümdür... Ve bütün söylediklerimi de doğru söyledim.

Evvel, ahir, zahir, batın, alemlerin Rabbı olan Allah'a hamd olsun.

Efendimiz Muhammed Nebiye Allah salat eylesin. Keza onun aline de... ashabına da... Amin!

Bütün peygamberlere selam... Alemlerin Rabbı olan Allah'a da, -tekrar- hamd olsun...
_________________

Peygamberimiz Hz. Muhammed(s.a.v)den rivayet edilmistir. Söyle buyuruyor......

-Cebrail bana dediki:Ey Muhammed,kim ömründe bir kere bu duayi okursa,Allah´ü Teala onu,kiyamet gününde yüzü ayin ondördü gibi parlak hasreder.
Hatta bütün insanlar onu,bir peygamber veya melek sanirlar.

Ben ve sen onun kabrinin üzerinde dururuz.
Ona hesapsiz ve azapsiz,üzerine binip Cennete girmesi icin Cennetten bir Burak getirilir.
Sirat köprüsünden simsek gibi gecer.
Onun günahi denizlerden suyundan,yagmurlarin damlasindan,agaclarin yapraklarindan,kumlarin adedinden,taslardan daha fazla olsa bile,kendisine kabul olunmus(nafile)hac ve bin umre sevabi yazar.

Korkan kimse olursa,Allah onu onu korktugundan emin kilar.
Susayan kimse okursa,Allah onun susuzlugunu giderir.
Ac olan okursa,giyindirir,hasta okursa sifa verir,hastanin üzerine okunursa,hastaligindan kurtulur,dünya veyahut ahiret ihtiyaclarindan okursa Allah istedigini verir.
Bir düsmandan veya sultandan korktugu icin okursa,Allah onlarin serrinden korur ve Allah´in mahlukatindan gelecek olan tüm zarar ve eziyetleri kendisine ulasmaktan meneder.
Borclu olan okursa,Allah onu,borcunu ödemeye muvaffak kilar,hicbir kimseye muhtac olmaz.
Eger onu hasta olan yazan üzerinde tasirsa iyilesir.
Kadin tasirsa kocasi ona ikram eder.
Cinden,insden ve seytandan,sanci ve hastaliklardan emin olur.
Kayip ise ailesine sag,salim kavusur: Bu duayi okuyan icin cin, melek istigfard ederler.
Ömrü bereketli olur.
Kim bes defa bu duayi okursa Peygamber Aleyhisselami rüyasinda görür.

Ebu Bekir Siddik:-Gece olsun gündüz olsun bu duayi okudum, Peygamber Aleyhisselam´i rüyamda gördüm.buyurur.

Hz. Ömerde söyle buyurur:
-Hicbir hacetim olmadi ki onun icin bu duayi okuyayim da giderilmesin.

Hz. Osman (R.A.)diyorki:“-Ben Kur´an-i Kerim´i ezberleyemezdim.

Resul´u Ekrem (s.a.v)´e Bu hususu sikayet ettim.
Bana bu duayi ögretti.
Onu okudugumda Kur´an-i Kerim´i ezberlemeyi basardim.


Hz. Ali Kerremullahü vechedü buyuruyorki:

-Ben bu duayi okudugum vakit düsmanima galebe calardim.
Kimki Fatihayi,Ihlas suresini,Kafirunve Felak ve Nas suresini üc kere okuyup sonra bu duayi okursa Allah onu karsilastigi bütün varliklarin serrinden korur ve her türlü hastaliktan,her zalimin serrinden onu emin kilar ve bütün isteklerini verir.
Kim ki okudugu gibi onu yazip üzerinde tasirsa ve kim ki basinin altina koyup uyursa Allah´ü Teala o kimsenin malindan calinan ve evinden kacani geri iade eder.
Akan suya okursa su durur,yahut yanan atese okursa dag paramparca olur, Kimki iki rekat namaz kilip her rekatinda Fatiha ve bir de Ihlas okuyup selam verdikten sonra bu duayi okursa dünya ve ahirete ait ne isterse tüm istediklerine nail olur.
Bu duanin fazileti sayilmayacak kadar coktur; Dua budur.
(Nevadir´i kaylubi´den alindi)

BISMILLAHIRRAHMANIRRAHIM

La ilahe illellahül melikül hakkul mübin.

La ilahe illellahül hakemül adlül metin.

Rabbüna ve rabbü abainel evvelin.

La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minez zalimin.

La ilahe illellahü vehdehu la serike leh,lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyi ve yümitü ve hüve hayyül la yemutü ebeden biyedihil hayru veileyhil masiru ve hüve ala küllü sey´in kadir.

La ilahe illellahü sükran li ni´metih.

La ilahe illellahü ikaran bi rububiyyetih.

Ve sübhanellahi tenzihen li azametih..

Es´elükellahümme bi hakkismikel mektubi ala cenahi cibrile aleyke ya rab.

Ve bihakkismikel mektubi ala cenatubi ala cenahi cibrile aleyke ya rab.

Ve bihakkismikel mektubi ala cenahi mikaile aleyke ya rab.

Ve bihakkismikel mektubi ala cebheti israfile aleyke ya rab:

Ve bihakkismikel mektubi ala keffi azraile aleyke ya rab.

Ve bi hakkismikellezi semmeyte bihi münkeran ve nekiran aleyke ya rab.

Ve bihakkismike ve esrari ibadike aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi temme bihil islamü aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi telekkahü ademü lemma hebeta minel cenneti fe nadake fe lebbeyte düaehü aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihi sitü aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi kavveyte bihi hameletel arsi aleyke ya rab.

Ve bihakkismikelmektubi fittevrati vel incili vezzeburi vel fürkani aleyke ya rab.

Ve bihakkismikeila münteha rahmetike ala ibadike aleyke ya rab.

Ve bihakki temami kelamike aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihi ibrahimü fecealtennara aleyhi berden ve selamen aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihi ismailü fe necceytehü minezzebhi aleyke ya rab.

Ve bihakkismikllezi nadake bihi hudü aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi deake bihi ya´kubü fe ra.dedte aleyhi basarahu yusufe aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihi davüdü fe cealtehü halifeten fil ardi ve elente lehül hadide fi yedihi aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi deake bihi süleymanü fe a´taytehül mülke fil ardi aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihi eyyubü fe necceytehu minel gammillezi kane fihi aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihi isebnü meryeme fe ahyeyte lehül mevta aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihi musa lemma hatabeke aletturi aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadetke bihi asiyetümraetü fir´avne fe razaktehel cennete aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihi benu israfile lemma cavezulbahra aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihil hidiru lemma mesa alel mai aleyke ya rab.

Ve Bihakkismikellezi nadake bihi muhammedün sallallahü aleyhi ve selleme yevmel gari fe necceytehu aleyke ya rab.

Inneke entel kerimül kebiru.

Hasbünellahü ve ni´mel vekil.

Ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim.

Ve sallallahü ala seyyidina muhammedin ve ala alihi ve sahbihi vesellem.

fire_81_2kb.gif

SEVEN SEVDİĞİNE KOŞAR,
KORKAN KORKTUĞUNDAN KAÇAR.ÖYLEYSE SEVDİĞİMİZİ İDDİA ETTİĞİMİZ RABBİMİZE KOŞMALI,ONA ÖLMEDEN EVVEL TESLİM OLMAYI DİLEMELİYİZ!


GEL EY KARDAŞ HAKKI BULAM MI DERSİN
BİR KAMİL MÜRŞİDE VARMAZSAN OLMAZ
RESULÜN CEMALİN GÖREM Mİ DERSİN
BİR KAMİL MÜRŞİDE VARMAZSAN OLMAZ

YUNUS EMRE (KSA.)

heyo_1_.gif

erzurumsevdalisi@mynet.com

eposta002.gif

akturk_emin@hotmail.com